banner114

Trabzon Gazeteciler Cemiyeti, İçişleri Bakanlığı destekli “Güneydoğu’nun Kadim Şehirlerini Tanıyoruz, Tarihini Öğreniyoruz Projesi” kapsamında güzel bir etkinliğe imza attı. Çeşitli basın kuruluşlarından 17 gazeteci olarak 17 Ağustos Pazartesi, Güneydoğu’nun kadim şehirlerini görmek için Trabzon’dan yola çıktık.

TUNCELİ’NİN GÜZELLİĞİNİ GÖLGELEYEN BİR AĞIT

Heyecan ve merak dolu bir yolculuğun ilk durağı Tunceli şehri oldu. Tunceli’ye varmadan önce Erzincan güzergâhından itibaren bize çok yakın ancak birçoğumuzun uzak kaldığı topraklardaki farklılığı, güzelliği hissetmek mümkün… Erzincan’ın derin vadilerinden geçerek Pülümür’de ilk güvenlik noktasında durduk. Yol ilerledikçe güvenlik noktaları arttı. Daha sonra şehrin yüksek tepelerindeki güvenlik kuleleri göze çarptı… Meğer şehre ilk girdiğiniz andan çıkana kadar güvenlik kuleleri, drone ile attığınız her adım kontrol ediliyor. Siz bunu hissetmiyorsunuz. Tunceli’de öğle yemeği için Munzur Çayı’nın kenarında dönemin Valisi Tuncay Sonel tarafından yaptırılmış bir restorantta mola verdik. Yemek yedikten sonra biraz etrafa göz attık. Munzur Çayı kurumuş. Restoranın hemen yanındaki Kıraathane’de görevli genç bir kadın, intihar ettiği söylenen fakat akıbetinin ne olduğu bilinmeyen üniversiteli Gülistan’ı bulmak için baraj kapaklarının kapatıldığını söyledi. Munzur Çayı’ndan 2 ceset çıktığını ancak Gülistan’ın bulunamadığını ekledi. Biz Trabzon’a dönmeden bir gün önce de çayda arama çalışmalarının bittiğini öğrendik.

Tunceli’nin sosyal yaşantısına değinirsek, sosyal donatılar yapıldıktan sonra insanlar akşam 7’den sonra ailesiyle dışarı çıkmaya başladığı kayda geçildi. Bu bilgi notundan sonra gelelim Diyarbakır’a…

DİYARBAKIR…

Gecelediğimiz Diyarbakır’da akşam saatlerinde sokaklarda genellikle erkekler dolaşıyor, kadınlar nadir gözüküyor. Sosyalliği seven bir şehir izlenimi yarattı bende. Şehirleşme çok güzel ancak yere rastgele atılmış çöpler beni hayal kırıklığına uğrattı. Ertesi sabah Hasan Paşa Hanın’da güzel bir kahvaltının ardından, tarihi surları gezerken bizim alışık olmadığımız şekilde çimenlerde, banklarda yatan insanlar gördük. Surları gezdik. Manzarasına diyecek yok. Paganlıktan, Hristiyanlığa geçmiş ardından asırlardır İslam’a hizmet eden Ulu Cami’yi gezdik. Yer yer restore edilmiş tarihi camiyi görmeye değer. Dicle’nin üzerindeki Ongözlü Köprü, Cahit Sıtkı Tarancı Müzesi… Bizim görebildiğimiz bir o kadar da göremediğimiz Diyarbakır’ın tarihi güzelliklerinden sonra rotamızı Mardin’e çevirdik.

    

MARDİN’DE GEZMEK ZAMANDA YOLCULUK YAPMAK GİBİ

Mardin… Eskisi ile yenisini, gelenek ile modernliği birlikte barındıran… Ancak harmanlamayan, birbirine karıştırmadan yan yana barışık içinde yaşatan muhteşem bir şehir… Yeryüzünde bir benzeri var mı, bilmiyorum. Çağların içine sığdıramadığı Mardin’i biz bir güne sığdırdık. Gecesi, gündüzünden başka güzel. Türküler dinleyerek geçirdiğimiz gecenin ertesi sabahı kaldığımız tarihi otantik otelin terasından gün doğumunu seyretme şansı buldum. Şehrin mimari yapıları sanki elle dokunmuş gibi insanı cezbediyor. Mardin’de kalbimi, ruhumu bıraktım. Mardin bize tarihten sesleniyor. Mutluluğun, bir araya sıkıştırılmış yüksek binalarda yaşamak olmadığını, sadelikte olduğunu anlatıyor. Keşke kulak verebilsek o sese. Medeniyetin vücut bulmuş hali.. Sokaklarında atların nal sesleri, çarşısı sizi zamanda güzel bir yolculuğa çıkarıyor.

 

Mardin’de Dara Antik Kenti’ni, Dara’da yer alan Zindanı (Su sarnıcı olarak da bilinen) ziyaret ettik. Oldukça yüksek olan zindanın su deposu olarak da kullanıldığı bilinmektedir. Tarihi İpek Yolu üzerinde bulunan Dara’da her yeri kazsanız tarih fışkıracak gibi. Bize rehberlik eden Murat Bey, arkeolojik çalışmaların sponsor bulunamayıp yapılamadığından yakındı. Türkiye’de yapılan kazılarda Avrupalı arkeologların ismini duymaya alıştık. Neden yadırgamıyoruz? Rehberimiz, yaşadığımız toprakların altında bir tarih gizlendiğini ve bunu ortaya çıkarmak için yeterli imkâna sahip olmadığımızı haklı olarak dile getirdi. İnanın… Elimizdekileri korusak bile yeter!

TARİHİN SIFIR NOKTASINA YOLCULUK

Programda olmayıp daha sonra eklenen tarihin sıfır noktası yani 12 bin yıl öncesine dayanan Göbeklitepe’ye birkaç saat yol gittikten sonra varabildik. Urfa denilince Balıklıgöl’ün yanı sıra Göbeklitepe akla geliyor. Urfa Göbeklitepe’yle anlam buluyor. Göbeklitepe, insanlığın nereden geldiğine dair ipuçlarını içinde saklıyor. ‘T’ şeklinde yuvarlak oluşturacak biçimde 10-12 dikilitaşın bulunduğu, dikilitaşlarda çeşitli hayvan, insan, kol vb. gibi figürlerin yer aldığı en eski kült yapıları barındırıyor. Dini bir ritüel gerçekleştirildiği düşünülen yapıların etrafı taşlarla örülerek kapatılmış. Bununla ilgili de çeşitli düşünceler var. İbrahim Peygamber’in burayı öğrenmiş olup kapattırdığı vb. gibi her ihtimal sıralanıyor. Ancak çağlar birbirini tutmuyor. Eğer zaman kavramı bugünümüzden farklı algılanmadıysa öne sürülen savlar doğrulanamıyor. Dikilitaşlarda bulunan kol figürlerinin yanı sıra kemer insanların tesettürlü olduğuna, bunun ilk insan Adem’e işaret ettiği ifade ediliyor. Hâlbuki ilk insanların nü olduğuna kanaat getiriliyordu. Dini ritüelin gerçekleştiği alanda kan akıtılan olukların olduğu ve seyirci bölümü olduğu görülüyor. Evrimciler ile yaratılışçıların karşı karşıya geldiği Göbeklitepe’nin henüz sindirilemediği ve daha çok tartışılıp üzerine araştırma yapılacağı ortada. Göbeklitepe’de tarih yeniden yazılacak. Ziyarete açılmamış kısımları da mevcut. Göbelityepe’ye gittiğinizde beyaz tüylü bir köpekle karşılaşacaksınız. Daha önce gidenlere göre köpek o bölgeden hiç ayrılmıyor ve sanki Göbeklitepe’nin koruyuculuğunu yapıyor.

  

Urfa’nın şehir merkezinde Hotel El-Ruha’da konakladık. Akşam yemeği için otelden ayrılarak Balıklıgöl’e doğru yürüdük. Balıklıgöl’de kuşların sesi ezan sesine karıştı. Restorana geldiğimizde bizi güzel bir sıra gecesi bekliyordu. Yöreye ait türkülerin yanı sıra Karadeniz türküleri de seslendirildi. Urfa’da bol eğlenceli bir gecenin ertesi günü Halfeti’yi ziyaret ettik. Bir diğer adıyla Batık Şehir… Fırat Nehri’nin sularına gömülmüş tarihi şehrin üzerinde tekne turu yaptık.

        

Halfeti’den ayrılarak bu sefer Mezopotamya’daki son durağımız Gaziantep’e gitmek için yola koyuluyoruz. Yol boyunca alabildiğince fıstık bahçeleri var. Şanlıurfa, Türkiye’nin fıstık üretiminde önemli bir yere sahip. Urfa’nın Birecik ilçesinden geçerken burada kelaynaklarla ilgili bir bilgi de geçiliyor. Kelaynaklar, yöre halkınca kutsal kabul edilip korunurmuş. Balık avına çıkan kişiler yanlarında yem taşıyarak kelaynakları beslermiş. Bir gün Amerika’dan ithal edilen tarım ilaçları kelaynakların ölmesine ve türünün azalmasına sebep olmuş. Şimdi kelaynaklar koruma altına alınmış. Ama gelin görün ki sıcak topraklara göç eden kelaynakları korumak zormuş. Ortadoğu’ya göç eden kelaynaklar bir daha geri gelmiyormuş. Ortadoğu’da havada uçan bir kuşu dahi vurdukları gerekçesiyle göç etmelerine izin verilmiyormuş. Dileriz kelaynaklar yanlış politikalar sonucunda yok olmaz.

YEMEĞİN SANATLA BULUŞTUĞU YER GAZİANTEP

Antep denilince yöresel yemeklerin sanatla buluşturulduğu yer geliyor aklıma. UNESCO tarafından korumaya alınan Gaziantep mutfağının zenginliğini Antep’e gidince anlayacaksınız. Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı Fatma Şahin, belediyeciliğini konuşturmuş. Yemeğimizi Mutfak Sanatları Merkezi’nde yedik. Restoranın iç dizaynı, yemek tabağı gibi en ince ayrıntısına kadar Şahin’in özenli seçimiyle tasarlanmış. Büyükşehir Belediyesi Basın Yayın Daire Başkanı Ahmet Recep Tekcan ve beraberindekiler bizleri özel bir şekilde ağırladı. Biz Trabzonlu gazeteciler olarak Antep’in mutfağına ilişkin Belediyenin çalışmalarını gıptayla izledik. Yemeklerin lezzetine diyecek yok. Ayrılmak üzereyken Gaziantep’e özgü yöresel yemek kitabı hediye edildi. Burada günün anısına çekilen toplu fotoğrafın ardından son ziyaret yerimiz Zeugma Müzesi’ne yol aldık.

  

Zeugma Mozaik Müzesi, dünyanın ikinci büyük mozaik müzesi olma özelliği taşıyor. Mozaikler Nizip ilçesi Belkıs köyü mevkiinde yer alan Zeugma Antik Kenti’nden çıkarılıp atölyede yeniden birleştirilerek müzede sergileniyor. Makedonya Kralı Büyük İskender ve Roma’nın hakimiyetinde olan kent mimari özelliğiyle dikkat çekiyor. Müzede sergilenen mozaik görseller o dönemin yaşantısına dair önemli ipuçları veriyor. Mozaikler ev tabanlarını süslemek için yapılmış… Sanatın ve estetiğin hakim olduğu bir döneme şahitlik ettik. Meşhur Çingene Mozaiği ise müzede diğer eserlerden ayrı özel bir odada sergileniyor. Kısa ancak verimli turumuzdan sonra Antep’i de bu şekilde ardımızda bıraktık.

     

KARADENİZ’İN PARLAYAN YILDIZI ORDU…

Trabzon’a varmadan önce Ordu’da Vali Tuncay Sonel’in misafiri olduk. Sonel’in bize olan ilgi ve alakası gerçekten takdire şayan. Bizleri spor kıyafetiyle karşılayan Tuncay Bey’le birlikte deniz kıyısındaki güzel bir kahvaltıdan sonra teleferikle Boztepe’ye çıktık. Çarşısında da kısa bir gezintiden sonra bizleri Valilik binasında ağırlayıp buradan Trabzon’a uğurladı. Ordu’da daha nice başarılara imza atacağından şüphemiz yok.

Mezopotamya birçok medeniyete ev sahipliği yapmış. Mezopotamya’da attığınız her adımda tarihi bir yapıyla karşılaşmanız mümkün. Mezopotamya’yı anlamak için dünya tarihini bilmek lazım. Eminim hiç ayrılmak istemeyeceğiniz o topraklara her gittiğinizde yeni bir şey öğreneceksiniz.

TEŞEKKÜRLER…

Bu gezide katkısı olan İçişleri Bakanımız Süleyman Soylu başta olmak üzere emeği geçen TGC Başkanı Ersen Küçük’e, turu düzenleyen Nyle Tur ve güzel vakit geçirdiğim tüm gezi arkadaşlarıma teşekkürlerimi sunuyorum. Kurulan güzel dostlukların sürmesi dileğiyle..

GEZİ YAZISI: Rabia MOLLAOĞLU

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Uğur Kolsuz 1 hafta önce

Çok çok çok başarılı mükemmel anlatım bravo,, önce haberi yapan hanımefendiyi sonra Gazetenizi.. Tebrik ediyorum