banner114

Her toplumu bir arada tutan ilkeler, kabuller, inançlar ve ortak duygular vardır. Tarihsel birliktelik, inanç ve insani değerlerimiz bizim toplumumuzda merhamet ve hürmet duygularını toplumsal bir harç haline getirmiştir.

Merhamet zayıf olana, zorda kalana acıma ve onun ihtiyacını gidermeye yönelik yardımcı olma isteği, arzusudur. Merhamet, bireysel anlamda, kendimizden daha zor durumda olan kişilere duyacağımız bir histir. Toplumsal anlamda, üst tabakalarda olanların daha alt tabakalarda olanlara yönlendirmesi gereken duygudur. Merhamet toplumsal yardımlaşma ve dayanışmanın harcıdır.

Her toplum birçok yönden katmanlar halindedir. Güç, statü, eğitim, görgü, ekonomik düzey gibi... Örneğin, fakirlik dereceleri… Gündelik beslenme ihtiyacını giderememek bir fakirlik hali iken, çocuğunun okul kıyafetini alamamak bir başka fakirlik halidir. Ailesi için bir araç alamama, çocuğunu evlendirirken üzerine düşen sorumlulukları yerine getirememe ayrı ayrı derecelerdir.

İnsan kendi düzeyini değerlendirirken, kendinden çok daha iyi olanları gördüğü gibi, kendinden daha kötü durumda olanları da görmelidir. Çocuğunun okul kıyafetini alamayan, gündelik yiyeceği olmayandan daha iyi durumdadır. Bu kişi, merhametinden ekmeğini, ekmeği olmayan komşusuyla paylaştığında toplumu inşa etmeye başlar. Her kesin alabileceği bir şeyler olduğu gibi verebileceği bir şeyleri de vardır. Belki de “yarım hurmayla da olsa cehennemden korunma” böyle bir şeydir.

Modern hayat, aileleri önce çekirdeğe, sonra çekirdeği kırıp dağıtarak, bireyselliğe getirip, apartman daireleri içerisine yığdı. Aileler ve bireyler arasındaki iletişimi büyük ölçüde zayıflattı. Karşımızdaki veya üstümüzdeki aile veya kişiden, gelen patırtı-gürültü haricinde, habersiz yaşamaya devam ediyoruz.  Kişilerle özel alanımızı ihlal eden bir asansör içerisinde karşılaşıp, nezaketimiz varsa, bir iyi günlerle geçiştiriyoruz. Kendimiz dışında kimseden haberimiz olmadığı için, kimsenin haliyle hâllenmiyoruz. Yanı başımızda ne dramlar yaşanıyor ama biz bilmiyoruz. Bilmediğimizden merhamet duymuyoruz, mesul değiliz sanıyoruz.

Farkında olsak da, olmasak da, bilinçaltımıza yüklenmek istenen “güçlü olan ayakta kalır” felsefesidir. Dolayısıyla “güçlü olan haklıdır ve hak eder” anlayışı insanı esir alır. Güçlülerimiz, o güçlerini kendileri elde ettiğini düşünür, firavun gibi… Zenginlerimiz, zenginliği kendisinin kazandığını zanneder, Karun gibi…  Diğerleri de güçlü olanların yanında olalım derken “altta kalanın canı çıksın” dediğinin farkında olmaz. Muhtaçların ve zorda kalanların “bir tekmede sen vur” anlayışıyla kapılar yüzüne kapanır. Güce ve zenginliği olan övgümüz, etten ve kemikten olduğumuz ve ölümlü bir dünyada yaşadığımız gerçeğini örter. Ölümsüz ve daimiyiz hissini uyandırır. Halbuki bir hastalığın tahrikiyle, bir musibetin kazasıyla, bir ölünün salasıyla gerçekte bu kanaatler yıkılır. Fakat ölümsüzlük şarabıyla sarhoş olmuş insan bunu görmez.  Hep başkasının hastalığı, başkasının ölümüdür, başına gelene kadar… O zamanda iş işten geçmiş olur, merhamet duyacak durumu kalmaz, merhamete muhtaç olur.

Kibriyle zehirlenmiş olanlar, kendilerine merhamet duyulmasını bile ret eder. Bunu bir eksiklik görür. En son treni de kaçırır.  

Halbuki insan, ilahi merhametin cilvesidir. Rahman onu bilinir-bilinmez nimetlerle kuşatmıştır. O sayede nefes alır, göz görür, akıl idrak eder. Rahim ona duyulmamış, görülmemiş, bir kulun kalbine ilham olmamış uhrevi nimetler vaat eder.

Rabbimiz bize merhametiyle verdiği gibi bizde merhametle Rabbin kullarına verelim. Merhameti dünyamızda ihya edelim ki, insanlığımız hayat bulsun.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.