banner114

1980’li yıllar...

Önce Beşikdüzü Kız Öğretmen Lisesi... Ardından Beşikdüzü Atatürk Lisesi...

Öğretmenlikle birlikte çocuk oyunları yazmaya başladığım ve sahneye koyduğum yıllar...

Turne bile yapıyoruz.

Özellikle Çarşıbaşı ile Trabzon Atapark'taki Salonda yaşadığımız heyecanı unutamam.

Bayağı sevmişim bu işi... Yeni yeni oyunlar yazmakla meşgulüm. Ve hikâyeler...

Öğretmen arkadaşlarım sayesinde o kadar çok konu bulmuştum ki...

Kendimi devasa bir edebiyat mutfağında hissediyordum.

***

Beşikdüzü Parkı, hayat gibi bir şeydi kasaba sakinleri için. Manav tezgahlarının baktığı ana cadde önündeydi. İskemleler ve küçük ahşap masaların atıldığı kahveler de arkasında... Garsonlar “çayın nasıl olsun" diye sormazlardı.  Ya da “kahven"?

Güzel havalarda tadına doyum olmazdı sohbetin. Dereden tepeden de konuştuğumuz olurdu, edebiyattan spordan da... Karadeniz Fırtınası’nın kupa koleksiyonu yaptığı yıllara denk geldiğinden keyfimize diyecek yoktu.

İşte ben daha çok yazmaya burada başladım. Nereye gitsem, hikâyelerim bana geliyordu sanki. Sırf yüksek köylerden hikâyelerini anlatmak için gelenlerle karşılaşınca “bu iş olacak" demiştim.

***

Öğretmenlere verilen ilk maaş artışı işime yaramış, ilk daktilomu almıştım. Olympia...

Dev çınar ağaçlarının gölgelediği meydana açılan pencere önündeki masamdaydı.

Ne zaman olsa yazacak bir şeyler bulurdum.

Kutusundan çıkarıp da parmaklarıma şöyle garip garip hareketler yaptırdığımda...

Derin derin birkaç nefesin ardından gözlerimi hafifçe araladığımda hazır sayılırdım.

Daha öncesinden karaladıklarım da yanımdaysa değme keyfime...

Bazen sabahladığım da olurdu.

Yazıyı, sen alıp götürüyordun ama zaman zaman tersi de oluyordu.

***

Trabzon Beşikdüzü arasında adeta mekik dokuduğum günlerdi.

Bir minibüs yolculuğunda tanışmıştık. O zamanlar Kuzey Haber'in her şeyiydi...

Adını duyuyordum ama bir sohbetimiz olmamıştı şimdiye kadar.

Allah bazen sevdiği kulunun yanına oturturmuş sevdiği kulunu...”

Annem böyle söylerdi de önceleri pek anlam veremezdim.

***

Ramazan’dı...

Allah'ın sevdiği kuluydum çünkü Hikmet Aksoy'la yan yana oturuyorduk.

Konuşmayı kimin başlattığını hatırlamıyorum.

Beyefendi kişiliği yüzüne ve sözlerine yansıyan biriydi.

Bir usta ile konuşurken haddini bileceksin. “Ben de yazmaya çalışıyorum.”

İşte o anda bana döndü, “neler yazıyorsun” demez mi?

Aradığım adam, konuştuğum adamdı.

Gözlerimin içi gülmüştür mutlaka, heyecanımı anlamıştır Hikmet Abi.

Melekler ve Şeytanlar” derken… Tiyatro denemelerimden bahsettim, ‘Tatlı Şubat’ ve ‘Haskız'la yaptığımız ‘Sahil Turnesi'nden...

Hikâyelerime sıra gelince... Garipköy’ün Son Şehidi'nde biraz ayrıntıya girdim galiba...

Savaş yılları, Seferberlik... Tam, “başını mı ağrıttım acaba” diye düşünürken...

Bu hikâyeyi yarın gazeteye getirebilir misin" diye sormaz mı?

Rüyalarınız gerçek olur da inanamazsınız ya... Ona yakın bir şeydi yaşadığım...

Çabuk toparladım kendimi... Sonunda hikâyelerimle ilgilenen biri çıkmıştı.

Her daim hazır kıta sayılırdım. Ya çantamda ya da ceplerimde mutlaka bir şeyler olurdu.

Allah'tan yanımdaydı. Daktilodan yeni çıkmış yazımı takdim ettim.

Nedense fırından yeni çıkmış Ramazan pidesi gibi geldi bana...

Hızla okuduğunu görebiliyordum.

‘Mış’ gibi yapmadan, bazen dudaklarını bükerek, başını hafifçe sallayarak...

Dönemeçlerde daha bir dikkat ederek...

O an, benim için kader anı gibi bir şeydi.

Şansa bakar mısınız? Bir önceki minibüsü kaçırdığıma üzülürken...

Bana, yeni bir kapı aralayacak güzel insanla tanışmıştım. 

***

Dediği gibi oldu. İlk hikâyem böyle yayınlandı.

Ve ben iple çeker oldum yazılarımın yayınlanacağı günleri...

Tuğla fabrikasına toprak çeken kamyon şoförü gibi hissediyordum kendimi...

Kaç sefer yaptığımın bir önemi yoktu artık. “Nereye kadar” diye de hiç düşünmedim. ‘Yapboz’un parçası gibi gün gelecek bir yerlerde işe yarayacaklardı mutlaka...

***

Ve ilk kitabım AKSÜT’le MEB Öğretmen Yazarlar Yarışması’nda ilk ödül gelmişti.

Nasıl oldu biliyorum, hepsi de Hikmet Abi sayesinde...

Hani hayatınızın bir bölümünde büyülü bir el dokunur ya size...

Hani hiç olmadık zamanlarda birine birilerine gizli gizli dua edersiniz ya... İşte öyle bir şeydi.

***

Bir Güzel İnsan: Hikmet Aksoy’du O.

Bölgeyi iyi biliyordu, ülkeyi ve dünyayı da... Hem yazıyordu hem de çiziyordu çünkü.

Karadeniz’in bahşettiği kara mizah sayesinde olmalıydı tüm bunlar...

Sosyal konulara öylesine duyarlıydı ki... Kırk yıl öncesinden dile getirdiği bir konuyu asla unutmazdı. Meselâ ‘Fındıklı Ekmek' diye ilgililerin, yetkililerin dikkatlerini çekmek için son ana kadar çırpınmıştı.

***

Yirmiye yaklaşan kitap... Senaryo, onlarca oyun, yüzlerce hikâye... Bini aşkın şiir...

Ve hepsinden daha önemlisi yazma aşkı... Hikmet Abi öğretmişti bana...

İlk yazımı okuduktan sonra çantasına koyarken gözlerimin içine bakarak...

Güzel olmuş” diyerek beni yüreklendirmişti.

Nur içinde yat güzel insan.

Hani “O güzel insanlar o güzel atlara binip gittiler" diyorlar ya...

Senin gidişin de aynen öyle oldu...

Yazdıkların ve çizdiklerinle hoş bir sada bıraktın buralarda...

Birileri “Karadeniz” mi dedi

Trabzon, edebiyat

Ya dağdan ya denizden eseceksin

Kalbimiz seninle atmış bir kere  

“Bir Güzel İnsan: Hikmet Abi”

Akla hayale geleceksin

Üzerimizde hakkın, emeğin çoktur.

Ailene, tüm sevenlerine sabırlar diliyorum.

Minnet, şükran ve rahmetle selamlıyorum seni.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner121