Boztepe’de, Bahçecik tarafına nazır kayaların üstünde küçücük bir düzlükte oturmuş,  mavi ve yeşil aşkının meyvesi, Karadeniz’in incisi Trabzon’u seyrediyorlardı.

“İşte bizim okul, gençliğim orada geçti. Mahallem  hemen  okulun yanı. Şu yukarıda, sanki münhasıran küçük şeylerle mutlu olabilen, bir çiçekle baharı yaşayan sıradan insanlar için yapılmış minik, eski mi eski, her tarafı dökülen ama hiç şikâyeti olmayan saf, temiz ve mübarek  bir cami…Metruk bir alandı orası, oldum olası tenha ,sessiz yerleri severim. İbadetimi de inzivaya çekilebilecek yegane mâbed olarak addettiğim orada eda ederdim. Cumaları ya da arada bir kılabildiğim vakit namazları için  o mutena köşeyi  seçerdim hep…

Şu aşağıda bak bir yeşillik görülüyor ya orada bir  oluk vardı. Tabii bir ahu da, hiçbir şekilde muhavere olmadı, birkaç saniyelik, asırlar boyu  nazar dışında. Meşhur Cephaneliğe giden yol ayrımında, akşamları  dükkânın önünde tahta üstünde otururduk, çıkardı oradan yukarıya, açık kahverengi pardesüsüyle ağır ağır. Ağırbaşlıydı, hanımefendiydi, büyüyüp de küçülmüşlerden yani.“Gelsin istetsin demiş, bizim Musa aganın kızına. Şaka mı sanmıştım ne. Ya da köyde de vardı bir beşik kertmesi ondan herhalde duraksadım. Bir gün birkaç yıl önce rahmetli olan bir arkadaşım sormuştu bana, “onu seviyor musun?” diye. Belli dedim  bunun var bir niyeti  ya da utandım evet demeye, yok dedim biraz zorla.

Köydekinden ses çıkmıyor ama bir şeyler de  yok değil. Güzel kız, sırlı da. Sesini bile duyduğumu hatırlayamıyorum ilk okulda aynı sınıfı paylaşmamıza, evlerimizin yan yana olmasına rağmen. Tütün damları arasında 10 metre var yok. Aniden yağmur bastırması ilaç gibiydi, vagonlara yardım şartı komşuluk gereğiydi hani. Bahçecikteki o masum nazarlar burada ses vermeye başlamıştı nihayet…”

Sustu, karşısındaki hiçbir tepki vermiyordu, sadece dinliyordu. Samimiyeti süistimal ettiğini düşündü birdenbire.Metroyu paylaştılar, sırasız.

Yaylada kızgın güneşin altında susuzluktan dudakları çatlayacaktı,  minik, yumuşak , kalpten oluk  içinde Kevser’i içti doya doya.

Ceviz ağacının tepesinden salıncağın doruğuna çıktılar, kaderle oynaşarak, çok korkarak cesurca.

Bir gün ne iş yaptığını sordu, “öğretmenim” dedi. Bıranşını sorunca mahcup ama gururla “ edebiyat” deyiverdi. Yancağındaki, “akşam kitaplara baktım, edebiyat kitabından bir şey anlamadım, ne işe yarar bu edebiyat,?” şeklinde masumca soru sordu ya da ona öyle geldi. Bozulmadı. “Karşında süzülen gözlere, sözleri süzerek sunmaktır; canından canının içine seslenme sanatıdır…”  Susuverdi arkasını getiremeden. “Peki,”  dedi, can dostu, ”süzülen bakışların, gözlerden utanarak ufuklarda kaybolması nedir sayın edebiyatçı?” Cevap veremedi, nutku kesilmişti, bu ne demekti, bu soruyla bir şeyi mi ilân etmişti? Yüzü kıpkırmızı olarak karşılık verebildi…

Askerde, bir Cumartesi sabahı bir mektup gelir. Sonunda birkaç dize vardır:

Haykıracağım;/  İnan ki özledim! / Birine, gönlümdeki bütün tereddütleri kovarak / Rüya sıcaklığında  ‘ Dostum! ’  diyebilmeyi… / Ve ağlamayı…/ Özledim /  Belki baharı bile /  Lâkin / Diyemiyorum”

Yıllar sonra,  cevap yazabilmiş ona:

“Selâm sana ey ay yüzlüm!  Selâm sana ay nur yüzlüm!”

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner89

banner108