banner114

Trabzonspor forması ile mücadele etmek çok farklı bir şey

Futbol geleceği üzerine hiç hayal kurmasa da o henüz ilkokul yıllarında haşır neşir olduğu futbol topunun peşinde uzun yıllar gideceğinden habersizdi belki de… O kendi ifadesiyle kaybetmekten hiç hoşlanmayan birisi. Hayata bakış açısında da çok farklı bir isim Fatih Tekke. Zira Fatih Tekke, “Biz bu forma ile beraber sadece gol atıp gol yememeye çalışmıyoruz. Her anlamda bir mücadele veriliyor.” sözleriyle hayata bakış açısını özetliyor.  Bir Trabzonlunun Trabzonspor forması giymesinin ise sorumluluğunun her zaman daha ağır olduğunu anlatırken kendi yaşantısından da örnekler veriyor. Ve Trabzonspor forması altında, rakip kim olursa olsun atılan her golün anlamlı olduğunu yaşayarak hisseden bir isim Fatih Tekke…

Zaman zaman kırılganlıkların, hayal kırıklıklarının yaşandığı, belki çok uzun olmasa da git- gellerin fazla olduğu bir futbol yaşantısının öyküsü Fatih Tekke’ninki…

Tıpkı kendisinin de ifade ettiği gibi, Trabzon’dan çokça yürekli ve iyi insanlar çıktı, çıkmaya da devam edecek. Biz o yürekli, iyi insanlardan birisi olan Fatih Tekke ile röportajımızla sizleri baş başa bırakalım.

günebakış: Sayın Tekke, öncelikle bize kendinizi tanıtır mısınız? Fatih Tekke kimdir?

Fatih Tekke: 09.09.1977 doğumluyum. Ancak annem asıl doğum tarihimin 27 Temmuz olduğunu söylüyor. Köprübaşı ilçesi Çifteköprü Köyü’ndenim. Belki de yaklaşık 10 metrekare olan ahırın üstündeki bir evin odasında dünyaya geldim. Babam Ahmet Tekke makine mühendisi ve Beşirli’de Bayındırlık’ta görev yapıyordu. Annem de ev hanımı. Çifteköprü’de dünyaya geldim ve yaklaşık 9 yaşında Trabzon’a geldik. İlkokula köyde başladım ve 3. sınıfta Trabzon’a gelip 24 Şubat İlkokulunda devam ettim. Sonrasında Cumhuriyet Ortaokulu ve Trabzon Lisesinde okudum. Ondan sonra da Fatih Eğitim Fakültesi…

günebakış: Futbolla yolunuz nasıl kesişti?

Fatih Tekke: İlk olarak köyde başladık tabii ki. Düzlük yer bulduğumuz yerde top oynardık. Araba yolu yapıldıktan sora düz yerler daha fazla olurdu ve oralarda oynardık. Muhammet amcam vardı. Onlar bazen saha olduğu için Sürmene’ye futbol oynamaya giderdi. O zamanlar doğru dürüst araba da para da yoktu. Oraya inmek ve onları seyretmek sanki Trabzonspor maçını izlemek gibi inanılmaz bir şeydi bizim için. O zamanlar biz de oynuyorduk. İyi oynadığım belliydi ama hani geleceğiz de öyle olacak, böyle olacak gibi bir şey yoktu. Hiç futbol geleceği üzerine hayal kurmadım. Trabzon’a gelince Bayındırlık lojmanlarının olduğu alanda çok güzel bir sahamız vardı. İnanılmaz güzel bir lojmandı. Bir gün orada top oynarken yan mahalleden Ali Yıldız Hoca vardı. Ali Hoca o zaman PTT Spor’un hocasıydı. Bizi izleyince, “Gel bizim takıma yazıl.” dedi. Abilerim de gidip yazılmıştı zaten. Ben de “Tamam.” dedim. Sonrasında 9 yaşında gittik ve serüven öyle başladı. Sonrasında belli bir yaş grubunda oynamaya başladıktan sonra Trabzon’da insanlar “Bu çocuktan bir şeyler olur!” demeye başladı. O dönemlerde çok yakın arkadaşım rahmetli Mustafa Şen vardı, bizim için, “Büyük futbolcu olacaklar.” deniyordu. Benim oynadığım futbol ve ortaya koyduğum performans ile o çocuk yaştaki Fatih’in alakası yoktu. Bunu öncelikle söyleyeyim. Çünkü o zamanlar Maradona gibi bir çocuk vardı ve o zamanlar serbest orta saha oynuyordum.

günebakış: Trabzonspor’a geçişiniz nasıl oldu?

Fatih Tekke: Hiç unutmuyorum, 4-5 yıl orada oynadıktan sonra bir gün Ali Hoca ağlayarak geldi ve “Seni Trabzonspor istiyor.” dedi. Büyük bir heyecan yaşamıştım ama ben de çok ağlamıştım. Çünkü Ali Hoca bizimle çok ilgilenmişti ve ondan ayrılıyorum diye ağlamıştım. Trabzonspor altyapısına gidişim öyle oldu. Trabzonspor altyapısındayken ilk senesi Millî Takım seçmeleri oldu ve Millî Takım’a seçildik. Sonrasında da C Genç Millî Takım serüveni başladı. Millî Takım’da C, B, A Genç Millî Takımları derken Trabzonspor A Takımı’nın yolu açıldı. A Genç Millî Takımı’nda Avrupa ve Balkan Şampiyonu olduk. O dönemlerde de Avrupa’da bizi isteyen önemli takımlar oldu. Ajax bunlardan biriydi ve Hollanda ekibi o zamanlar çok revaçtaydı. İşte bu süreçte daha ergenliğimiz bitmeden A Takım’a alındık. Yanılmıyorsam 1994 yılının ortasıydı. A Takım’da da 3-4 maç oynama nasip oldu ve serüvenimiz böyle başladı. O dönemlerde de okul takımlarında oynadık ve ortaokulda şampiyonluk da yaşadık. Hattâ ben ilkokuldayken hentbol takımındaydım, ayrıca atletizm de yapmıştım. O zamanlar hızlı olanı, koşanı, spora yatkın olanı her alanda değerlendiriyorlardı. Çok da hoşuma gidiyordu hentbol oynamak…

günebakış: Tekrar futbola dönecek olursak…

Fatih Tekke: 1994-1997 yıllarında A Takım’da ısınma süreçleri, git geller, duygusal çöküşler, psikolojik olarak inanılmaz gerginliklerin yaşandığı dönemlerdi. O süreç çok gözyaşının olduğu bir süreçti. O süreç benim için üzüntülü bir süreçti. A Takım’da o dönemde sıkıntılar çektik. O dönemdeki abilerimizin bazıları bize iyi davranmıyordu ve o yaş grubundan 4-5 kişiydik biz. Bizi istediğimiz gibi rahat hareket ettirmiyorlardı. Bize de bu konuda kimse yardımcı olmuyordu açıkçası. Pas atarken bile argo ifadeler kullanıyorlardı bize karşı. Hocaların bile bizim varlığımızdan, yokluğumuzdan haberleri yoktu! Yani nasıl toparlanırız diye kendimizle mücadele ettik. Aslında bizim o yaş grubunda çıkan oyuncuların hepsi birinci sınıf oyuncuydu. Hepsi de mevkilerinde Türkiye’de yıldız olabilecek oyunculardı. Ancak bu bana nasip oldu. Orada belki beni diğerlerine göre daha güçlü kılan biraz kitaplarla haşır neşir olmam ve okumamdı. Ben öyle düşünüyorum. Yoksa diğerlerinden çok büyük bir özelliğim yoktu. Ondan sonra 1997 yılında kendi öz vatanımda esir gibi olduğum ve dışarı çıktığımda kendimi özgür hissettiğim bir Altay süreci yaşadım! Futbol hayatımın bence keskin çizgilerle ayrılacağı bir dönem. İnanılmaz bir ortam, inanılmaz bir performans ve oradan 19 yaşında A Millî Takım’a gidiş... A Millî Takım’da yine karşına duvarlar ören bir sistem ve anlayış! Teknik, taktik neyse… Ve en sonunda finali yapacak yerde ayak kırılması. Bayern München’in ikinci kez izlemeye tam karar verdiği ve “Tamam, alıyoruz.” dediği noktada ayağım kırıldı. Sonrasında 1 sene futbola ara verdik. Sakat kalma ihtimalim vardı ki hâlâ daha ayağımın bazı sinirsel yerleri düzelmiş değil. Altay’da kiralıktan sonra tekrar Trabzon’a döndüm. Mukavelem bitmişti ve tekrar imza attık. Tekrar sıkıntılı bir süreç, tekrar “Deneyelim, deneyelim… Aa Fatih!” falan derken yine problemler… Sonrasında da Gaziantep’e verildiğimizi duyduk. Orada bir hikmet oluştu. Gaziantep belki de hayatımın ikinci sayfasıydı. İyi dönemlerin başlangıcı gibiydi. Orada da yine ilk senemde müthiş bir arkadaşlık, müthiş bir kadro ve müthiş bir başarı vardı. İkinci yıl yine aynı. Üçüncü yılda ise problem. Devalüasyon oluyor, kavgalar oluyor, kadro dışılar oluyor, takımı dağıtıyorlar, şu-bu derken beni Kocaeli’ne vermek istiyorlar. O zaman Samet Aybaba ve Başkan Özkan Sümer beni arıyor ve “Seni Trabzonspor’a istiyoruz.” diyorlar. Ben de onlara “Beni Kocaeli’ne vermek istiyorlar.” dedim ve sonrasında “Beni Kocaeli’ne verirseniz burayı yıkarım, dağıtırım!” diye garip garip cümleler kullanıp ters çıkışlarda bulundum. Zoraki olarak ve bizim de tutarlı duruşumuzdan ötürü Trabzonspor macerası tekrar yeniden başladı.

günebakış: Gaziantep macerasının ardından tekrar Trabzonspor’a döndünüz…

Fatih Tekke: Evet… O süreç 10 günlük bir süreçti ve 10 gün idman yapmadım. Sonrasında Adanaspor maçı için takımla Adana’da buluştum. Maçın son 15 dakikasında oyuna giriyorum ve şaşırıyorum: “Ne alaka? İdman bile yapmadım, yürüyemem.” diye. Maçın 86. dakikasında ise maç 0-0 giderken top kafama çarpıp gol oluyor ve sahadan 1-0 galip ayrılıyoruz. İkinci maç Gençlerbirliği yine gol; üçüncü maç, dördüncü maç derken o senesi yanılmıyorsam 14 gol attım. Sonrasında şampiyonluğu kaçırdığımız 2 sene var. Gol kralı olduğumuz sene var.  Bu süreç böyle devam edince artık taraftarla hem karakter olarak hem de performans olarak bütünleşen bir tablo oluştu.

günebakış: Böyle başarılı dönemlerin ardından ayrılık süreci yaşandı…

Fatih Tekke: 2006 yılının başında yaşanan istenmeyen birtakım olayların ardından Trabzonspor’dan ayrılmak istedik. O dönem 6 aylığına İngiltere’ye gitmek istedim. Ama yöneticiler izin vermedi. Sonra Zenit macerası başladı... “Futbolu bıraktım ve oraya öylesine gittim!” gibi bir duygu hâliydi benim için. Orada da sorunlarla karşılaşıyorsunuz tabii ki. Takımın sistemi, Avrupa’dan gelen birçok oyuncu var, sizin ise yabancı diliniz yok. Yemek yiyemiyorsunuz, kamplarda diyalog kuramıyorsunuz gibi bir ortamın içine giriyorsunuz. Türkiye’deki futbolculuk hayatımdan tamamen farklıydı. Deyim yerindeyse benim için sürgündü. Yemeğimi kendim yapıyorum, servisimi kendim yapıyorum, konuşacak kimsem yok. Böyle bir ortamda kitaplar, kitaplar, kitaplar… Tabii bu arada futbol olarak güzel şeyleri de yaşadık. Avrupalının olaya bakış açısını, yetenekli bazı oyuncuların olaya bakış açısını görünce biz de olaya başka bir yerden bakmaya başladık. Bu süre içinde dil olarak kedimi ifade edebileceğim ve anlaşabileceğim seviyede İngilizce öğrendim. Ondan sonra işler biraz daha rahatladı. Rusça olarak problem yaşıyordum ama çok büyük problem değildi. Konuştuğum zaman anlaşabileceğim seviyeye geldi. İlk 1,5 yıl içinde pas bile atmıyorlardı bana. Sonrasında oyuncuların beni çok sevdiği bir süreç oldu. Zenit 1983-1984 sezonunda ilk ve son kez şampiyon olmuştu. İkinci şampiyonluğu 64 puanla kazandık ve özellikle son 5 maçta çok büyük katkı yaptık onlara. Aynı sene içinde UEFA’ya giderken grup maçlarında attığım gollerle takımı üste çıkartıp, sonrasında final maçında çok iyi bir performans ortaya koyup UEFA Kupası’nı kazandık. Sonra Süper Kupa ve ardından Rusya Kupası’nı kazandık. Böylelikle bir sene içinde 4 kupa aldık. İnanılmaz bir başarı. 1 yıl içinde birçok oyuncuya nasip olmayan bir başarı nasip oldu bize. Sözleşmemin bitmesine 6 ay kaldığı süreçte bir Rubin Kazan macerası yaşadım. O zaman oranın hocası beni çok istiyordu ve Rubin’e gittim. Orada 3 maç oynadıktan sonra devre arası oldu ve müthiş bir hazırlık kampı geçirdik. Sonrasında hocamın enteresan bir tribinden dolayı beni kupa maçına gönderdi. Hiç kimseyi göndermeyip sadece beni göndermişti ceza olsun diye. Orada iç yan bağlarım ikinci derecede esnedi ve ayağım kilitlendi. Doğal olarak o müthiş hazırlık kampı boşa gitti. Daha sonra Türkiye’ye döndüm. Ramazandı ve burada kaldım. O dönemde de transferin son 3-4 günüydü. Bana da sürekli “Gel” diyorlardı. Ben de gitmiyordum ve “Tedavimi burada yaptırıyorum.” diyordum. Gerçekten de tedavimi yaptırıyordum. Sonrasında yine çağırdılar yine gitmedim. Bu sefer transferin bitimine birkaç gün kala  “Gelme!” dediler. Ben de menajerlere “Rusya’ya dönmüyorum.” dedim ve süreç böyle gelişti. O dönemde Galatasaray’a gitme durumu oldu. Menajerler, “Galatasaray’la anlaştık.” dedi. Biz de “İyi, tamam.” dedik. Buradan İstanbul uçağına bindik ve İstanbul’a gittik. Sonrası komik gerçekten. Baktım Florya’ya değil Fulya’ya gidiyoruz. Ben de “Nereye gidiyoruz?” dedim. Menajerim de “Beşiktaş ile anlaştık!” dedi. Ben de “Tamam.” dedim. Tüm bunlar arabada konuşuluyor. Sonrasında gittik kulüpte nedir ne değildir derken deyim yerindeyse ayaküstü birkaç detay konuşup Beşiktaş’a imza attık. 

günebakış: Orada sorunlar yaşandı…

Fatih Tekke: Dönemin Beşiktaş Teknik Direktörü Bernd Schuster’i her andığımda bunu söylemek zorundayım. Hayatımda gördüğüm en rahatsız hoca! İnsanlıktan nasibini almamış bir adam! Neden bunu söylüyorum? Bana yaptığından değil. Hiç kimse ile merhabalaşmayan, kibirli biri. Bir de ben, ona rağmen getirildim gibi oldu. Böyle bir ismin, kariyerin böyle gelmemesi lazımken birine rağmen gelmiş gibi oldu… Tabii ben de o dönem Beşiktaş’ta sakatım. Bunu da birçok kişi bilmez Beşiktaş’ta. İç yan bağlardaki sakatlığım 2 aydır sürüyor. Beşiktaş’a transfer oldum koşulara başlamam lazım. Dediler ki: “Bunun tedavi olması lazım.” 1 ay güçlendirme tedavisi yaptık. Koşulara başladığım gün salonda alt adalem attı. Bunun üzerine 1 ay daha tedavi görerek çalıştım ve iyileştim. Daha koşu falan yok ama salon tedavisi ile iyileştim. Kayseri maçı öncesi takım cuma günü ter idmanı yapıyor. Ben de çıktım 3-4 tur koştum. Takım da 5’e 2 oynuyordu. Ben de “Oyuna gireyim.” dedim. Koşmayı çok sevmiyordum. 5’e 2’ye girdim ve oyunda oynadım. Hoca baktı, “Kadrodasın!” dedi. Ben şok oldum tabii. Kayseri’de son 30 dakika beni oyuna soktu ve bir tane de gol kaçırdım. Atabileceğim de bir goldü ama insanlar benim sürecimi bilmiyor ki. Fena da oynamadım. Hoca da şaşırdı. 3 gün sonra kupa maçı vardı. Ben 3 ay idman yapmadığım için ısınmada bile ayaklarıma kramp giriyor. Isındıran hocaya da sıkıntımı söylüyorum. Ama aynı şekilde devam ediyorum. Sonrasında 60 dakika da o maçta oynuyorum. Arada yine idman yok. Maçtan sonraki çalışmalar düzensiz olduğu için ben arada biraz koşuyorum o kadar. Kupa maçından sonra Sivas maçı var. Bunların hepsi 1 haftalık süreç içinde oluyor ve ben antrenmansızım. Sivas maçında da yanlış olmasın ya 72 ya da 78. dakikada beni oyuna sokuyor. Beşiktaş’ta taraftar da beni çok seviyordu ve çok istemişlerdi benim oraya gelmemi. Ben de Beşiktaş’a geldiğim için sevinmiştim.

Maçı 2-1 kazandık. Soyunma odasına girdik ve hoca beni çağırdı. Kazandığımız maçta benimle alakalı hiçbir şey yokken bana bağırıyor. “Sen kimsin?” diyerek küfürler ediyordu. Hem de yüz yüze oluyor bunlar. Ben de tercümana “Ne oldu, niye böyle davranıyor?” diyorum. Ama bana küfürler ediyor. Ben şok oldum. Dövecek beni adam neredeyse. Ben de tabii bunu itekledim. Ondan sonra tabii ortamı biraz karıştırdık. Bağırma çağırma derken “Beşiktaş işi bitmiştir.” dedim. Ben hayatımda böyle bir saygısızlık görmedim. Sebebi de nedir belli değil…  Sonrasında benden özür dilemesine rağmen bana 1 ay ceza veriyor. Bana da “Git özür dile!” diyorlar. Ben de “Niye, ne için özür dileyeceğim?” dedim. Arada tabii idmanlar yapıyorum. Kadro 18 kişi ya maça 17 kişi gidiyor, beni kadroya almıyor. İdmanda çift kale maç yapıyor beni dışarıda bırakıyor. Tabii benim de şöyle hoşuma gidiyor: Hiç problem yapmadım. Normalde ona çok farklı şeyler de yapabilirdim. Beni bilenler bilir. Çünkü futbol hayatımı bitiriyor. Ve insanların bize, futbolculuğumuza olan bir güveni var. Ama buna rağmen bir şey yapamıyordum. Ama adam benimle dalga geçip bana işkence yapıyordu. Ben de hiç sesimi çıkarmadım ve o süreç içinde müthiş idman yapıyorum. Yardımcı hoca beni kenara alıp idman yaptırıyor, onlar da sahada çift kale yapıyor. Bir ay böyle devam etti ve ben de kendime geldim. Tabii bu arada ben özür dilemediğim için basında da farklı bir durum vardı. O dönemde Bursaspor ve Beşiktaş taraftarlarının arasındaki gerginlik herkesin malumu ve ondan bir gün sonra NTVspor altyazı geçiyor ve taraftar beni sevdiği için algı oluşturuyorlar. Benim için “Bursasporlu yöneticilerle yemekte!” dediler. Baktım o dönemde yönetimsel olarak hiç kimse bize sahip çıkmıyor. Kimsenin kaprisini de çekecek değilim…

günebakış: Böyle bir sürecin ardından yine ayrılık gerçekleşti…

Fatih Tekke: O zaman Melih Gökçek de beni istiyordu. Ankaragücü’nde o zaman Ümit Özat hocaydı. Süreç öyle gelişti ve ben de Ankaragücü ile anlaştım. Müthiş bir kamp geçirdik. Sonraki süreçte Melih Gökçek ve ekibi görevi bırakıyor. Başkan yok, hoca yok ve 15 gün takıma ben hocalık yapıyorum. Son güne kadar, pazar günü gece 03.00’e kadar bekliyorum. Sözleşme yok, para ödememişler, hiçbir şey yok. Herkes gitmiş, “Takıma biri sahip çıksın yoksa ben de gidiyorum.” diyorum. Kaptanım ve terk etme şansım yok. Taraftarlar da beni çok seviyor. Son güne kadar bekledim ve bir şey olmayınca Metin Diyadin Hoca Orduspor’daydı ve ben de Orduspor’a geldim. O zaman Orduspor’da ilk devre takım olarak da çok güzel bir performans ortaya kolduk. Sonra başkanın kendisine söylememe rağmen benim şartlarım ağır olduğu için Orduspor ligde kalmayı garantilerse ilk problem oluşturacakları oyuncu ben olduğumu biliyordum. Bana ceza vurmak ve o parayı ödememek için her yolu deneyeceklerini biliyordum. Kendisine de “Bak beni kovacaksın! Bunu yapmadan önce bunu bana söyle. Şu an beni çok daha ciddi rakamlarla isteyen kulüpler var.” dedim. O da “Olur mu kaptan, olur mu kaptan!” dedi. Sonrasında dediğim gibi oluyor. Taraftarın beni çok sevmesine rağmen taraftarı ayarlıyorlar ve çok da iyi oynadığım bir maçta bütün stat beni yuhalıyor. Beşiktaş’taki Bernd Schuster ile Orduspor’daki o taraftarın yuhalamasını unutmam. Futbol hayatımda gol atamadığımda çok yuhalandım ancak o maçta 25 dakika boyunca top ayağıma her geldiği zaman yuhalanmak hak etmediğim bir durumdu. Bir de Türkiye’de bu kadar şeyi yapmış bir oyuncu, bu bölgenin insanı olarak hak etmediğim gayri ahlaki bir şey vardı orada.  O olanlardan sonra bitti ve futbolu bıraktım. Kısaca hikâyem bu…

günebakış: Tekrar Trabzonspor’a dönecek olursak, Avni Aker’deki ilk maçını hatırlıyor musun?

Fatih Tekke: Samsunspor ile oynadığımız kupa maçıydı. 3 şutumun direkten döndüğü çok güzel bir maçtı benim için. 16-17 yaşlarındaydım ve heyecandan titriyordum. O zaman Turgay Hocamız vardı ve kendisine, “Ben titriyorum ama niye bilmiyorum!” dedim. Mehmet İpek ve Okan da vardı o dönemde. Aynı ekiptik ve üçümüz de oynuyorduk. Ama ona rağmen çok iyi oynadığım bir maçtı.

günebakış: Avni Aker sizin için ne anlam ifade ediyor?

Fatih Tekke: Tabii benim hikâyem yaşarken bu kadar hızlı geçmedi. Şöyle bir şey düşünün: Bir yapı var. Tribünleri olan, koltukları olan, insanların geldiği arena gibi düşün. O yapı olmazsa sen olmazsın. Bugün arena olmazsa benim orada olma şansım yok. Kaldı ki o olmazsa yanımdaki birçok insan da gelmezdi. Avni Aker, kaderimde kendimi tanımlayacağım önemli yapılardan bir tanesi. Benim iç dünyamda cami nasıl kutsalsa bu kutsallık kavramının içerisine hayatımın ‘ben’leştiren merkezini koyacak olsak burası da Avni Aker olur. Yani ‘ben’ merkezinin tanımı Avni Aker olur. Bir de Avni Aker yapı olarak sadece içinde yeşil çimi, tribünleri olan bir bina değil. O şehirdeki insanları, bilgiyi getirip oraya koyuyorsun. O nedir, orada biz neyiz? Orada da ben kendimi şöyle tanımlıyorum: Oradaki insanlardan herhangi biriyim. Sadece orada ben oynuyorum, diğerleri tribünde oturuyor. Avni Aker’i kendi hayatımla tanımlamak istersem böyle tanımlarım.

günebakış: Avni Aker’de birçok anınız oldu… Bunların içinde sevinç veya üzüntü olarak unutamadığınız anılarınız nelerdir?

Fatih Tekke: Ben kaybetmekten hoşlanan bir adam değildim. Trabzonspor formasıyla Türk futbolunun içinde olmakla, diğer büyük takımların formasını giyerek bu sistemin içinde olmak arasında çok büyük farklar vardır. Biz bunu sahada yaşayarak görmüşüzdür. Her an bunu hissetmişizdir. Hele de Trabzonluysan bu daha da zor. Trabzonlu olup, Trabzonsporlu olup bu formayı taşımak, Türk futbolunun içinde gerçek manada bir anlam ifade eder. Hayata bakış açısı olarak, bölgesel olarak, milliyetçilik olarak, Müslüman olarak, birey olarak, baba olarak, evlat olarak ifade eder. Biz bu forma ile beraber sadece gol atıp gol yememeye çalışmıyoruz. Her anlamda bir mücadele veriliyor. Bu anlamda neye üzüldüm veya neye sevindim?

Belki manasız ama Anorthosis maçı vardı, 1-1 bitmişti ve elenmiştik. Gol bana nasip olmuştu. Son dakikada yine bir tane vurdum, Erdinç tamamladı ve gol oldu. Ama ofsayt nedeniyle gol verilmemişti. O maça çok üzülmüştüm. Çünkü o takımı eleyememek benim çok zoruma gitmişti.

Tabii 1995-1996 sezonunda 2-1 mağlup olduğumuz Fenerbahçe maçını da unutamam... O maçta hastaydım ve oynayamamıştım. O maç Trabzonspor’un 15-20 yılını yemiştir. Yani orada oynayıp oynamamak da çok önemli değildi. Trabzonspor’da en üzüldüğüm maçlardan biri de oydu.

günebakış: Trabzonspor tarihinin en fazla gol atan oyuncularından birisin.  Senin için Avni Aker’de en anlamlı ve unutamadığın gol hangisi?

Fatih Tekke: Gollere anlam vermek nasıl olur mesela? “Bugün çok anlamlı bir gün, bugün gol atayım.” dediğin zaman o gün maç olmayabilir mesela. Ama cuma ya da pazar günü bir maç oynuyorsun. Mesela Fenerbahçe maçı… Fenerbahçe’ye atılan gol manalı mıdır, manasız mıdır? Ya da Gençlerbirliği maçı… Trabzonspor formasıyla atılan her gol çok değerlidir. Benim için manalı olan gol açısından dışarıdan şöyle bakabilirim: Mesela 61. dakika… Yattara, Emrah’a bırakıyor, Emrah vuruyor, ben vuruyorum Rüştü abi müdahale edemiyor ve top çatala gidip filelerle buluştuğunda dakika 61.00. Fenerbahçe maçı hem de en büyük rakiplerimizden biri. Mana verirsen ona, 61. dakikada, bizim plakamız, bize ait olan bir şey. Ama anlam olarak baktığımızda da hepsi çok anlamlıydı. “Şu golüm çok manasızdı!” diyecek yoktur herhalde. Gol attığında o tribünlerin sevinmesine sebep oluyorsan, hele de o gol galibiyet golüyse manalıdır. Ama “En anlamlısı hangisidir?” dersen ben herhalde Kadıköy’de Fenerbahçe’ye attığım o golü söylerim.

günebakış: Konya maçında Szymkowiak, Gökdeniz ile paslaşmalarınız ve sonrasında attığın gol de hafızalardan silinmiş değil…

Fatih Tekke: O gol her şeyiyle birinci sınıf goldü. Paslaşma, alış, veriş, kontrol, aşırtma… Çok ritmik, çok klas ve birinci sınıf bir goldü. Kaliteli bir goldü… Bizi, bizim doğru tanımlamamız lazım. Başkalarının üzerinden yapılan tanım, tanım değildir bana göre. Trabzonspor Kulübü, Avni Aker Stadı, Trabzon şehri bu ülkede, dünyada… Nasıl bakarsanız bakın benim için çok özel bir yer. Bağımın en güçlü olduğu bir yer. Trabzonspor bizim için çok önemli ve çok değerli. Trabzonspor forması diğer formalardan çok daha farklıdır diyorum. Türk futbol sisteminin içinde Trabzonspor forması giyerek mücadele etmek, diğer kulüplerde oynamak ve mücadele etmekten çok daha farklı bir şeydir. Bunu hem alttakilere hem de oynayanlara doğru anlatmamız lazım. Buraların dalgaları da rüzgârı da diğer yerlerden farklıdır. Her şeyi farklıdır. Ama nasıl ki dünyadaki en yaşanılması gereken yer burası geliyorsa bana, Trabzon’un ve Trabzonspor’un bizim için her ânı çok kıymetli ve değerlidir. Trabzon’u ve Trabzonspor’u Türk futbolu adına da değerlendirmemiz lazım. Buradan çok yürekli, iyi insanlar çıkmıştır. Çıkmaya da devam edecektir.

günebakış: Sayın Tekke teşekkür ederiz.

Fatih Tekke: Ben teşekkür ederim.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Osman ATMACA 4 ay önce

fati̇h tekke sen halen aklimiza geldi̇ği̇nde bi̇zi̇ duygulandiran ,hüzünlendi̇ren ayni zamanda bi̇r o kadar da çok gururlandiran mükemmel bi̇r i̇nsansin.. i̇yi̇ki̇ seni̇n gi̇bi̇ bi̇r değeri̇ tanimişiz. seni̇ çok sevi̇yoruz

banner108