banner114

Efsanenin ve Türk futbolunun 1 numarası

Trabzon’un dar sokaklarında, deniz kenarında, toprak sahalarında önce limon kabuğu çöplerini top yerine koyarak, sonrasında yama toplar ve ardından plastik toplarla başlayan futbol hayatı serüveni. Bu öylesine bir öykü ki… Aslında neresinden anlatmaya başlasak, neresini öne çıkarsak diye düşünmeye kalksak bile belki günler alabilir…Sadece Trabzonspor’la değil Milli Takım’la yaşadığı, yaşattığı başarılarla adına kitaplar yazdıran isim Şenol Güneş… Senol Güneş Trabzon’un bağrından çıkan, hani o türkülere, Trabzonspor’un marşlarına konu olan, ‘dar sokaklarda’ yetişen isimlerden bir isim. Ancak futbolu, futbolun yaşama uyarlanmasını öylesine güzel anlatıyor ki Şenol Güneş… Aslında o hayatın özetini yapıyor bize bu güzel röportajımızda. Zira insan hayatı boyunca öyle çok şeyle karşılaşabiliyor ki… Adına bazen tesadüf, bazen kader diyoruz ya… Aslında belki de olayları, kişileri, yaşananları, yaşama dair ne varsa karşımıza çıkaran kendimiziz… İşte Şenol Güneş futbol için, “Zevk alarak oynuyorduk, futbola dair hayaller kurmuyorduk. Çünkü futbol oynamak da diğer anlamlar gibi yaşayış şeklimiz, hayat tarzımızdı.” diyerek bir başka tanımlama yapıyor.

Kendi anlatımıyla, ‘Küçük kaleci’ olarak adım attığı kalecilik kariyerine her ne kadar biraz tesadüf olarak başlasa da önce orada yani o kalede hep en iyisi için mücadele etti. Ve bunu da başardı Şenol Güneş… O futbolun içinde olduğu her dönem 1 numara olmayı başardı. Faal futbol hayatını tamamladıktan sonra teknik direktörlük kariyeri de tıpkı kalecilik kariyeri gibi başarılarla dolu ve tarihe de altın harflerle yazılmaya başlayan bir öykü olmaya devam ederken… Böylesine güzel bir eser için  buluştuk Şenol Güneş’le…

Röportajımızın tamamını belki bu kitaba sığdıramadık ancak biz bu röportaj sonrası bir kez daha, “1 Numara olmayı her zaman fazlasıyla hak eden Şenol Hocamızla bir kez daha gurur duyduk.” dedik kendi kendimize.

Milli Takım’la yine gururumuz olmaya devam eden, aslında, “Kaldığı yerden başarı öyküsünü yazmaya devam eden Şenol Güneş Hocamızla önce biz hemşehrileri sonra da bütün spor severler ne kadar gurur duysa azdır” diyebiliriz. Zira o kendi yaşantısını anlatırken bugünlerle kıyaslama yaparken dahi gelecek nesil için, gençlik için çok güzel mesajlar veriyor. Hiç şans verilmeden 1 yıl formasını giyindiği Trabzonspor’un genç takımında iken hiç küsmedi, kızmadı, darılmadı.

Ve bize göre tarihe not olarak düşülmesi gereken “Ben hiçbir zaman hesap sormadım, sormam da… Benim hesabım işimi iyi yapmak, ben işimi iyi yaptıkça bir hesap varsa o hesap zaten görülüyor” sözleriyle de bu güzel ve doyumsuz röportajla okuyucularımızı baş başa bırakalım.

günebakış: Futbolla yolunuz nasıl kesişti, bize çocukluğunuzu ve o dönemleri anlatır mısınız?

O dönemlerin yaşam biçimiydi futbol oynamak. Mahallede ekonomik olarak refah düzeyi herkeste düşüktü. Ekonomik durumu iyi olan vardı ancak ‘mahallenin zengini’ diye bir kavramı yoktu. Memurlar durumu daha iyi olan kesimdi. Dar sokaklarda büyüme vardı bizim dönemimizde. Ben Kaledibi İlkokulunda okuyordum. Bizim evin penceresinden, okulun bahçesine gidilebiliyordu. Hatta bazen o duvardan atlar okula geçerdik. O mahallede büyürken, 1960’lı yıllarda şu andaki iç yol henüz yoktu. O zaman Sotka Mahallesi’nde mezarlık vardı. Ankara’daki Fatoş Ablaların evi vardı. Şimdiki Haluk Ulusoy Tesisleri’nin olduğu yerde, sahil tarafında sadece onların bir evi vardı. Moloz’da şu anda yıkama-yağlamacının olduğu yer duvarla çevriliydi, kapısı açıktı. Akşamları oraya koyunlar gelirdi. Biz orada da, mezarlığın kenarında da top oynardık. O dönemin büyükleri, oyuncuları ile hep bir aradaydık. Bizim mahallede İdmangücü takımının hakimiyeti vardı biz de İdmangüçlüydük. Biz mahallede kendi aramızda oynarken hep bir grup oluştururduk. Sabahları okula gider, akşamları karanlık basıncaya kadar da futbol oynardık. Bugünkü Haluk Ulusoy Tesisleri’nin olduğu yerde yol vardı. Orada maç yapardık. Biz çocuklar olarak oynarken bizim bir büyük grubumuz vardı. Zekeriya, Mahmut, Ergun, Ayhan abi dediğimiz abilerimiz bizden 3-4 yaş büyüktü. Onlar ayrı bir üst gruptu. Önce ilkokulda okulun bahçesinde, dar sokaklarda top oynuyorduk çünkü oralardan arabalar geçmiyordu. Ortaokula geldiğim dönemde bugünkü yolların kaldırımları yeni yapılmıştı. Haluk Ulusoy’un önündeki kaldırımın aşağısı denizdi o zaman. O kaldırım yeni yapıldığında, o kaldırımın üzerinde de top oynuyorduk. Şöyle düşünün, evlerimiz, yol ve kaldırım, altı deniz. Daha önce de orası kumsaldı. Ben yüzmeyi de orada öğrendim. Orası harmandı, limancık dediğimiz kayalar vardı, oraya çıkar yüzerdik. Erdal Büyükçulha abimiz beni denize atar çıkarmazdı. Harman diye bir kayalık vardı, oradan da atarlardı bizi ve biz o şekilde yüzmeyi mecburen öğrenirdik. Usta-çırak hikayesi gibi yüzmeyi de topu da öyle öğrendik.

Bizim ev ve mahalledeki bütün evlerin kapısı açıktı. O dönem insanların birbirine sadece güveni değil sevgisi-saygısı vardı. Arkadaşlıklar, aile bağları çok güzeldi. Mahalle arasındaki ilişkiler gibi mahalleler arasındaki ilişkiler de çok iyiydi. Biz bu şekilde büyürken, 60’lı yılların başları, yani benim çocukluğumda o zaman Avni Aker’in sahasının olduğu yer varken, onun yanında Yavuz Selim’in olduğu yer mezarlıktı, eskiden kalma lahitler vardı ki ben onları çok iyi hatırlıyorum. Trabzon Lisesinin üst tarafındaki şadırvanın o bölümü de takımların soyunup giyindiği alan olarak kullanılıyordu. Karşısında evlerin olduğu yer sahaydı. Fotoğraflarda da vardır bu. Kapalı Spor Salonu’nun olduğu yer, Yavuz Selim ve Avni Aker’in olduğu yerler hep boştu. O boş olduğu dönemleri ben çocuktum ama çok iyi hatırlıyorum. Yavuz Selim benim gençlik yıllarımda 15 yaşlarımda olduğum dönemde yapılmaya başlandı. Önce tek bazen de iki saha şeklinde yaptılar. Yavuz Selim şehir dışıydı bizim için. O günkü bloklar yeni yapılmıştı. Sanat Okulu’nun arkasında blokların olduğu yerde babamla bıldırcın tutmaya giderdik. Avni Aker’in yan tarafında yeşil alan vardı ve orada çömlekler satılıyordu. Maç seyretmek için bazen kışlaya çıkardık. Erdoğdu’daki o yamaçtan sahaya bakardık. Çocukluğumuzda maça gelmek de sorundu. Bazen kaçak girer atlayarak girerdik içeri. Bazen içeriye alanlar olurdu, bazen de almazlardı. O ara Yavuz Selim Sahası’nda mahalle maçları başladı. Takımlar çok da geliyordu oraya. Ben de kendi grubumda önde oynadım, kaleye hiç geçmezdim. Lise 1.sınıftaydık.

Gülbaharhatun Mahallesi’nin takımı Gülbaharhatun, Tekke Mahallesi’nin bir takımı, Arsin Fındıkspor ve Sotka Mahallesi’nin takımı dörtlü turnuva yapardı. Ata Yurdakul Erdoğdu’da oynuyordu. Beykoz Mahmut da turnuvalarda hakemlik yapıyordu. Ben forvet oynuyordum. Kalecilik tarafım iyi olmasına rağmen kaleye geçmezdim. Büyüklerle oynarken kaleci bulamayınca beni ilk defa kaleye geçirdiler. O turnuvada iyi oynayınca, hakem olan Atay abi gelip bu kez babamdan almak istedi. Yaşım henüz 15 idi. Ve o maçlarda beni çok beğendikleri için 15 yaşında bana lisans çıkardılar. Eczacı İbrahim Hasanbaşoğlu Doğanspor’da oynuyordu ama benden en az 10 yaş büyüktü. O dönem Erdoğdu’da kaleci iken ilk maçımı ona karşı oynamıştım ve bana ilk golü de o atmıştı. Çok da güzel maçlar oynadık o sene. Henüz lise 1.sınıftaydım o dönem. Erdoğdu’da oynarken şampiyon Sebat olmuştu. Amatör Şampiyonasında oyuncular o dönem takviye alınabiliyordu ve o sene beni Sebat’a aldılar. Arif abi, Güven abi, Baykal abi vardı ama hepsi benden büyüktü. Müdürümüz Hikmet Demirçelik’ti. O dönem gidip gelmek çok zordu ve bu yüzden de lise 1.sınıfta devamsızlık ve iki dersten kalarak bir yıl kaybettim. İkinci sene Erdoğdu’dan Trabzonspor’a amatör olarak geldim. Beykoz Mahmut abi vardı, kalecileri ilk yarı kötü oynamıştı. Mahalle arasından birçok ismi antrenmana çağırdılar beni de orada denediler ve beğendiler. En küçük bendim aralarında. Ve şampiyonada Sebat’a geldim ama Erdoğdu’da devam ettim. Yaşım o dönem 17 idi. Erdoğdu’da 2 sene oynadıktan sonra Trabzonspor’a amatöre geldim. Faruk abi de kaleci ben 3.kaleci olarak gelmiştim. Hepsi yaş olarak benim 2 mislimdi. Faruk abi bir antrenmanda sakatlandı, yerine yedek kaleci Tuncay oynayacak. İstanbul’da bir maç için beni kadroya almadılar. Çünkü genç ve daha çocuk sayılırım. Bir sene kadroya girmedim ama yine de çok çalışıyordum. Yeterince beslenemiyordum, zatürre olmuştum. Beslenme yok, çalışma çok derken bayağı hasta olmuştum. Bir sene Trabzonspor’da amatör kaldım. Dispanser Hastanesi’nin başhekimi beni muayene etti, bir ay dinlendim. Ve kulübe gittim, ‘Sen bir amatör kulübe git’ dediler bana. ‘Nasılsın’ diye sormadılar ya bana, çok dokunmuştu bu durum.  O gün hiç kızmamıştım bile. O zaman Yeşilspor takımı vardı. O takımda oynayan Bülent diye bir arkadaş vardı, “Bizim takıma gel.” dedi. Matbaacı aynı zamanda gazeteci Ömer Olcay isimli bir abimiz vardı. Sebat’ta Kazım Kolot’la yöneticilik yapmıştı. “Sebat’a gel.” demişti bana. Sebat beni transfer etti. İlk maçım Ankara’da ancak oynamıyorum. Kaleci Salih abiyi oynattılar. Geriye döndüğümüzde ise; ben bu dönemlere mahalle arasında büyüyerek, bazen de denizde kaleci gibi atlayarak geldim diyebilirim. Ancak mahallede özellikle o dar sokaklarda oynarken aklımıza futbolcu ya da kaleci olmak gelmiyordu. Çünkü biz oynarken keyif alıyorduk. İlk başlangıcımız bu şekilde.

LİMON KABUKLARI İLE BAŞLAYAN MACERA

Kilisenin, okulun olduğu yerdeki ev kapılarında limonlar kesilir, sıkılır atılırdı. Biz onları alır, ‘Kaleye geç’ der 5’er tane atardık. Ya da dar alanda atardık, “Gol yiyen çıkar.” derdik. Kimse kaleye geçmek istemezdi. Bizim Sotka Mahallesi’nin sahil kısmı ile Maraş Caddesi’ne bağlantılı olan kısım da maçlar yapardık. Mahalleler arası maçlarda ilişkiler de gelişirdi bazen kavgalar da olurdu. Öyle bir dönemde büyüdük. Limon kabuğu ile başladık, yamama toplar, plastik toplar ve daha sonra futbol topları ile oynadık. Babamız da kızardı, zaman zaman da döverdi bizi. Kara lastik giyerdik. Kıyafetler de öyle. O zaman bir kıyafeti, tıpkı okul önlüklerimiz gibi 3-5 yıl giyinirdik. Bütün bunlar o imkansızlıklara rağmen yaşamın kendisiydi. Avni Aker de öyleydi. Mahalleler arasındaki büyüklerle küçüklerin ilişkileri, hafta sonları ailelerin birlikte pikniklere gitmeleri. O piknik alanlarında maçlar da yapardık. Denize girer ve dönerdik. Böyle bir organizasyonu Mehmet Ekşi’lerin oynadığı dönemde takımı alarak Hopa’ya götürerek yapmıştım. Ve o bir kere yapıldıktan sonra daha da yapılmadı.

Annemin Vakfıkebir’de akrabaları vardı. Yaz aylarında oraya gittiğimizde köy takımları ile de maçlar yapardık. Kaleköy’ün üst tarafında bir düz alan vardı ve 15 yaşındayken Hüseyin Tok ile orada maç oynadık. Birlikteliğimiz o zaman başladı. Sonrasında Trabzonspor’da yine beraber olduk.

Futbolu sadece bir oyun olarak görmek doğru değil. Bunun bir kültürü var. Çocukken yolların kesişmesi var bunun içinde… Büyüdüğünüzde darıldığınız, küstüğünüz, birlikte olup kaderinizi paylaştığınız insanlar var bunun içinde.

Mahallede böyle büyüdük, köye de böyle gittik. Trabzon’dan Vakfıkebir’e giderken virajlı yollar vardı. Bizim ineklerimiz vardı. Babamla bir ineği köye yürüyerek üstelik gece götürdüğümüzü iyi hatırlıyorum. Yürüme, oynama, denize girme, mahalle arasında yarışma, meyve ağaçlarına inip-çıkma bir spordu. Bunun için de futbol da bir oyundu bizim için. Hayallerimiz şöyle vardı, radyodan maçları takip ederdik. Trabzon’da İdmanocağı ve İdmangücü rekabeti olmasının yanında mahallemizin büyüğü Ergun Kantarcı Vefa Takımı’na transfer olmuştu biz de o yüzden Vefa’yı tutuyorduk. Mahallemizdeki büyüklerimizden bazıları İdmanocaklılar Galatasaraylı oluyordu, Galatasaray’ı tutmak istemeyenler az Beşiktaş, az da Fenerbahçe’yi tutuyordu. Biz ise Ergun abiden dolayı Vefa’yı tutuyorduk. Ergun abi hem mahallemize de bir modeldi. Vefa’nın renkleri yeşil-beyaz da İdmangücü ile aynı renkteydi.

Bazen, ‘O zaman Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş vardı, hangisini tutuyordunuz?’ diye sorarlar. Baskı yapanlar oldu ama hiçbirini tutmadım.

Mahallenin büyükleri, bizim oyun anlayışımız ve ekonominin bize verdiği oyun yapısı bizi buralara getirdi. Atletizm de yaptık, koşular da yaptık. Okulda basketbol takımında da oynadım.

Lise’nin bahçesi önemlidir, Avni Aker, Yavuz Selim önemlidir. Ancak asıl o ilk toprak saha çok çok önemlidir. Spor Salonu’nun olduğu yerin ön tarafında otobüs ve kamyonlarla şoför imtihanları yapılıyordu. O dönemleri Trabzon’un o dönemlerini hatırlayanlar da bilir.

O dönemlere ait sokaklar, evler, aileler, zenginlik-fakirlik, hayaller hep farklıydı. Avni Aker o zaman yeni yapılmıştı. Tribünler 3-5 katlıydı. İdmanocağı’nın 7-2 galip olduğu bir maç vardı. Özkan abi ve Ahmet Suat abi de İdmanocağı’nda oynuyordu. Özkan abi stoperdi, sonra öne geçip 2 gol atmıştı. O maçı izlerken nasıl titriyorum. Hava soğuk ama soğuktan ziyade heyecandı beni titreten. Sonrasında onlarla da birlikte aynı takımda olduk. Oradaki mahalleler arası maçlarda, büyükler, idoller zamanla birbirine karışıyor. Yani herkesle bir şekilde bir araya gelebiliyorsunuz.

Futbol sadece bir oyun değil, yaşamın kendisidir. Buradan bir alıntı yapabilmektir önemli olan.

HER KESİMİ BİRLEŞTİREN YER AVNİ AKER

Trabzonspor’da ekonomi eskiden çok önde değildi ama şehrin esnafı takımına sahip çıkardı. Özellikle şehirdeki esnaflarla da diyaloglarımız çok iyiydi. O zaman taraftar zenginlerdi. Hikayelerin hepsi ayrı ayrı kesitler. Ancak Avni Aker bütün bu hikayeleri buluşturan yerin adıydı. Çaylar, dereler akar sonra toplanır bir okyanusta birleşir. Onun içerisinde balık da, balina da var… Onlar hep birlikte yaşıyordu. Şimdi yaşamıyorlar. Bu hikayeyi düzgün anlatamaz ya da anlayamazsan kavgalar da bitmez. Kavga sürdüğü müddetçe hiçbir şey olmaz. Yerel yaşayıp evrensel düşüneceğiz. Bunu anlatamadığın, bu kültürü yerleştiremediğin zaman takım da şehir de küçük kalır. Asıl yapılması gereken iyilik ölçüsünü oturtabilmektir. Avni Aker’de maç oynanırken de seyahate gittiğimiz ilk dönemlerde çok fazla seyirci de yoktu. Çünkü o olgu yoktu. Hatta otele gelen taraftarları ağırladığımız zamanları da biliyoruz. Ancak sonraları o kadar fazla geldi ki, kampları düzene koyma ihtiyacı doğdu. Sonuçlar iyi, saha doluyor, iyi güzel. Ama sonuçlar kötü olunca sahip çıkmak gerekiyor. Ben o zaman yani yokluk zamanı sahip çıktım. Suat abinin, Özkan abinin, Şamil Ekinci’nin, Salih Erdem’in ve diğerlerinin aslında heykelini yapmak lazım.

Avni Aker şartlar itibariyle yıkılması gerekiyordu. Şimdi Akyazı’da bu ruhu yaşatmanın yolu da var. Ancak şu anda yapılması gereken Avni Aker ne olacak sorusunun cevabını vermek ve sonrasında da Akyazı’yı sadece maçların oynandığı sezonda değil sürekli olarak bir yaşam alanı haline getirebilmek.

günebakış: Avni Aker’de ilk maçınıza ne zaman çıktınız?

Erdoğdu’da oynarken Doğanspor’a karşı oynadığım maç. Amatör ligdeydik. İlk yarı bitti, ikinci yarı başlarken ilk maçı oynadım. Beğendiler beni ve lisans çıkardılar. O zaman bana, ‘Küçük kaleci’ diyorlardı. Trabzonspor genç takımında ilk sene hiç oynamamıştım. Ancak hiçbir zaman küsüp vazgeçmedim. Benim yaptığım aslında direnç göstermeydi. Hep çalıştım ve çalışmaya devam ettim. “Git kulüp bul.” dediklerinde gidip kulüp de buldum. Oynadım, daha büyük paralarla geri geldim. Ben hiçbir zaman hesap sormadım, sormam da… Benim hesabım işimi iyi yapmak, ben işimi iyi yaptıkça o hesap görülüyor. Kızan adam da, “Biz bunu kötülüyor, yok olsun diyoruz, o büyüyor.” diyor bu kez. Trabzonspor’a Sebat’tan ikinci kez geldiğimde büyük paralarla gelmiştim. Sezon öncesi idmanlara çıkıyordum ama topallıyordum. Belimde rahatsızlık vardı. Sağlık ocağında doktorluk yapan Erdal Atalay birkaç tavsiyede bulundu bana. Ankara’da bir beyin cerrahı, “Futbolu bırak, oynayamazsın, başka bir şey yap.” dedi. Bir başka beyin cerrahı da, “15 gün yat, sonra bakarız” dedi. Bir ay yattım. Bursa’da Fuat Deniz isimli bir profesör vardı ona gittim. İlk yarıyı böyle yatarak gittim. İstanbulspor maçına denk gelen bir zamanda ben de tedavideydim. O maçta da yedek kaleci yoktu. Yedek bekliyordum. Kalecimiz bir pozisyonda sakatlandı ve devam edemedi. Ben çıktım ama ben de devam etmekte zorlanmama rağmen maçı bitirdim. Sonra yine tedavi oldum. Deplasmana gidiyor görünüyor ve tedavi oluyordum. İkinci yarı düzelmeye başladım. Trabzon’da Denizli maçı oynanmıştı. O maçta da sonuçla iddiamızı kaybetmiştik. O zaman kalecimiz İlhan abiye haksızlık yaptılar ve gönderdiler. Ben de iyileşmiştim. İlk maçı Konya’da oynamıştık. Ve sonrasında devam ettim. Sakatlıklarım zaman zaman oldu ama o bel ağrısı halen daha bugün bile benimledir. Bir sene sonra şampiyon olduk. Şampiyonlar Ligi’nde İzlanda’ya gittik. Benim o maçta oynamamam gerekiyordu ama oynadım. Otobüsün arkasında ara yerde yatar öyle giderdim. Saatlerce bu şekilde yolculuklar yapardık. O zamanlar böyleydi. Bu şu demek, bedel ödemeden hiçbir yere gelemiyorsunuz. Benim omurilik sistemimi, bu konudaki sağlığımı düzeltmek için servet ödesem yapamam belki. O ağrı hep benimle birlikte. Hayat böyle…

günebakış: Kaleciliğiniz döneminde ‘Çok şanslıydı’ dendiğini söylediniz, bu konuda neler söyleyeceksiniz?

Ben 20 sene kalecilik yaptım hep şanslı mıydım? Sen pozisyon almazsan ne şans olur ne başka bir şey. Hatalı goller de yiyebiliyorsun bazen. Genelde pozisyon aldığınız için atlamaya bile gerek kalmıyor. Ama şimdi ben duruyorum, top orada açıyı kapatmazsan, ‘Ne kurtarış yaptı’ deniyor. Doğru dursan, top benden dönecek. Yani doğru kararları verdiğin zaman hatalar en aza iner. Doğruları fazla yapanlar arasında mı, yapmayanlar arasında mı yarışacağız? Yapmayanlar arasında büyük olursun elbette. Bu planlamadır, planlama yapmadan yapılan iş zarar verir. O yüzden eğitimin önemi çok büyük. Yapılması gerekenler yapılırsa doğruya gidilir.

günebakış: Hocam futbol oynadığınız dönemde aldığınız bazı darbeler bugün bile sizde unutulmayacak hatıralar bıraktı. Trabzonsporluların ve sizin de unutamadığınız İnter maçını bir de sizden dinleyelim?

İlk maçı burada 1-0 yenmiştik. İkinci maçı televizyonda da verdirmediler. Doğu Alman bir hakem vardı. İlk yarı 0-0’dı. İkinci yarının başında hiç olmayan bir pozisyonda penaltı yedik. Bize ikinci golü atan Altobelli, o pozisyonda bana faul yaparken bugün hala yüzümde izini taşıdığım darbeyi de almıştım. O zaman Avrupa’da da olsak bugünkü gibi her şey net görünmüyordu. Hakem haksızlıklarının ve lobi güçlerinin çokça olduğu ve bilinmediği dönemlerdi.

günebakış: Avni Aker’de maça çıkarken ortam nasıldı hocam?

İddialı olduğunuz ve olmadığınız dönemlerde bile fark ediyordu. Seyircinin olağanüstü geldiği dönemler vardı. Maçı hafta başından beri yaşıyorlardı. Türkiye’nin hatta Avrupa’nın her yerindeki insanlar o heyecanı yaşarken sende de o sinerji oluşuyordu. İnsanlara uzak da olsa dokunabilmek, o duyguyu geçirebilmek çok önemliydi. O olduğu için o zaman bir takım,  bir ailenin parçası olarak bir iş yapıyorsun. Trabzonspor bunu yaptı. Bunun bir okulu, bir kitabı yok. Bunu hayata geçirmek doğaçlama bir olay ama doğru bir olay. Bundan esinlenip çok daha doğruları yapabiliyorsun. Ama bunu çok samimi yapacaksın. Kurallara bağlarsan, o duyguyu öldürürsen bir şeye yaramaz. Ailen, çevren, kendin, takımın kendisi, oyuncu arkadaşın… Baktığın zaman o duyguları yaşıyorsunuz. Bir şey söylemek heyecanı kontrol edememektir. O içinden gelecek, o heyecan olacak. Heyecan olmasa zaten bu iş olmaz. Trabzon’da böyle çok maçlar oldu. Mesela Liverpool maçı. Sahamızda oynayacağız. İlk defa büyük bir takım geliyor. Sahamız bozuk ama bize göre normal onlara göre değil. Topu Şamil abi İtalya’dan  getirmişti. O topla da oynandığı için biraz şişmişti. O maça çıkarken öyle bir heyecan var ki, sanıyorum biletler 10 TL. Kulübe de teberrulu 50 TL’den veriliyordu. 300 TL’ye 6 tane aldım arkadaşlarıma vermek için. İnanın gelenlere biletleri vermeye zamanım olmadı. Çünkü o maçın başka bir heyecanı vardı. Liverpool’un en iyi zamanlarıydı. İlk maçı 1-0 yendik ama ikinci maçta mağlup olmuştuk. Ancak o dünyayı da bilmiyorduk. Gündüz gittik stada baktık güneşli ve kuru bir zemin. Akşam saha ıslak. Meğer saha sulama vardı. Şimdi hep yapılıyor ama o zaman bilmiyorduk tabi. 15 dakikada 3-0 olmuştu maç. Avni Aker’de o sahaya gelirken de oynarken de yaşanan duygu en üst seviyedeydi. Özgür Otel’e deplasman takımı geldiği zaman o arkadaşları gider ziyaret eder ve sohbet ederdik. Biz de İstanbul’a gittiğimiz zaman aynı şekilde yine diyaloglarımız devam ediyordu. Bugün de bu diyaloglar var ama sanıyorum çok fazla gösterilmiyor.

günebakış: Avni Aker’i birkaç cümleyle anlatmak isteseniz neler söylersiniz?

Avni Aker bir başlangıç yıkılması da bir bitiş. Avni Aker’in öyle ya da böyle insanlara dokunduğu bölümler var. Ama içinden, ama dışından geçti. Ancak bir oyun, bir futbol sahası, bir spor kompleksi olmadığını gösterdi. Belki bir belgeselle de uzun uzun anlatılabilir Avni Aker’in öyküsü…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner108