banner114

Bu öykünün temeli emek ve alın teri

SALİH ERDEM KİMDİR?

1933 yılında Trabzon’un Beşirli (Holamana) Mahallesi’nde 2’si erkek, 8’i kız 10 çocuklu bir ailenin en büyüğü olarak dünyaya geldi. İlkokulu 3 yıl köyde, 4 ve 5. sınıfları Cumhuriyet İlkokulunda, ortaokulu da Trabzon Lisesinde okudu. Liseyi ise Ticaret Lisesinde okuyup mezun oldu.

Askerlik görevini tamamlayıp memlekete döndükten sonra ticaret yapmak isteyen Salih Erdem, bir tanıdığın vasıtasıyla FİSKOBİRLİK’ten teklif alır. Önce kabul etmese de birkaç günlüğüne “evet” dediği teklif sonrası orada çalışmaya başlayan Erdem, 2 yıl sonra da aynı yerde muhasebe müdürü oldu. Erdem sonraki süreçte de kooperatif müdürü oldu.

Erdem’in futbolla tanışması ise amatörden başladı. Salih Erdem, Akyazı ve Beşirli köyleri olarak birleşerek Yıldızspor ismiyle bir kulüp kurulduğunda kulübün ilk kurucuları arasında yer aldı. Yıldızspor’un ismi ise daha sonraları 24 Şubat oldu. Bu sırada FİSKOBİRLİK’te de yöneticiliğe devam eden Salih Erdem, İdmanocağı yöneticilerinden yönetime girmesi konusunda teklif alır. İdmanocağı’nda başlayan yöneticilik serüveni Trabzonspor’un kuruluşuna kadar devam eder.

1972-1973 sezonunda Suat Oyman’ın ardından 2. Lig’de mücadele eden Trabzonspor’un başkanlığına seçilen Salih Erdem’in döneminde Trabzonspor 1. Lig’e çıktı. 3 yıllık başkanlık döneminde Trabzonspor hem Türkiye 1. Futbol Ligi’ne çıktı hem Kıbrıs Barış Kupası’nı kazandı hem de Türkiye Kupası’nda final oynadı. 1974-1975 sezonunda başkanlıktan ayrılan Salih Erdem’den sonra başkanlığa seçilen Şamil Ekinci ile takım şampiyonluk yaşadı. Salih Erdem, evli ve 4 çocuk babasıdır.

Trabzonspor’un kuruluşunda yer alan isimlerden Salih Erdem... 1972-1975 yılları arasında Trabzonspor Kulübü Başkanlığı yapan hayattaki iki isimden birisi desek daha doğru olur.

Erdem, ilerleyen yaşına rağmen o tutkunu olduğu, kuruluşunda büyük emek sarf ettiği Trabzonspor’una dair her şeyi daha dün gibi hatırlıyor. Sadece Trabzonspor mu? Elbette hayır… Trabzon şehrine, dönemin şartlarına dair ne yaşanmışsa dün gibi yaşayarak anlattı bize Salih Erdem…

Trabzonspor’un kuruluş sürecini anlatırken zaman zaman dalıp gitti, zaman zaman da sanki birisi arkadan dokunmuş gibi irkilerek devam etti sözlerine... Ancak o tam bir Trabzon beyefendisi edasında, o ruh hâlini hiç elden bırakmadan anlattı öyküsünü… Erdem, Trabzonspor Kulübünün kuruluş aşamasında yaşananları anlatırken de ara sıra tebessüm etmeyi ihmal etmedi… O gün yaşanan heyecanlı tartışmaları, çekişmeleri bugün gülümseyerek hatırladı…

Ve bordo-mavili takımın en anlamlı kupalarından Kıbrıs Barış Kupası… O kupa sadece Salih Erdem için çok büyük anlam taşıyor olacak ki o serüveni de uzun uzun anlattı bize.

Ve yaşayan bir tarih gibi karşımızda duran bu saygıdeğer insanın anlattığı o önemli sürece dair pek çok bilmediğimiz konudan da haberdar olduk. Nelerle de uğraşıyorlarmış o dönem… Kulübün kuruluş aşaması ve sonrasında özellikle ekonomik anlamda yaşanan sıkıntıları aşmak için neler yaptıklarını, transferler konusundaki çabalarını ve takım içinde futbolcular arasında aile ortamının nasıl sağlandığını da anlattı Salih Erdem…

Profesyonel bir takımın amatör ruhla birbirine kenetlendiği o güzel dönemi bir kez daha usanmadan, yorulmadan, erinmeden dinledik bir kez daha… Bu kez farklı bir isimden, o dönemi yaşayan ve en ince ayrıntısına kadar daha dün gibi hatırlayan Salih Erdem’den dinleme şansını bulduk…

günebakış: Sayın Erdem, öncelikle bize ailenizi ve çocukluğunuzu anlatır mısınız?

Babam burada arazi sahibiydi. Tütünlüğümüz vardı. Burada daha çok sebzelik yapılırdı, oraları yarıcıya verilir onlarla geçinilirdi. Babam buranın eşrafıydı. Bir ara köyde muhtarlık seçimi dolayısıyla iki grup arasında kavgalar oldu. Dönemin valisi babamı çağırıp “Bunları sen uzlaştıracaksın.” dedi. Onlar da “Ali Osman Efendi kabul ederse biz de feragat ederiz.” deyince babam da 1938-1944 yılları arasında muhtarlık yaptı. İkinci dönemin yarısında da istifa ederek görevi bıraktı. Kaleiçi Mahallesi’nde evimiz vardı, ilkokulu okurken oradaydık. Rahmetli babaannem de bizimle kalıyordu.

Askerlik görevimi Diyarbakır Silvan’da jandarma taburunda yedek subay olarak yaptım. Orhan Akın Paşa vardı, orada üsteğmendi. Bir de Akif Meşe vardı, taburun doktoru, her gün onlarla birlikteydik. Maratoncu Nurettin Algan Alp, her gün 20 km Malabadi Köprüsü’ne gidip gelirdi. Bir gün “Ben de geleyim.” deyince, “Tamam.” dedi. Ancak ben en fazla 2-3 km koşabildim. O zamanki ortam çok güzeldi. Sohbet ederdik, bizi yemeğe alırlardı. Silvan’dan sonra İstanbul’a geldim.

Askerden sonra ticaret yapmak vardı kafamızda. 1957 senesinin Millî Koruma Kanunları dönemiydi ve sıkıntılı bir dönemdi. Yaparız-yapamayız derken FİSKOBİRLİK’te muhasebeci Kadir Bey vardı, onunla tanışmıştık. Bana çalışma teklif etti. Başta istemeyince, “Birkaç gün çalış.” dedi. Ben de birkaç gün çalıştıktan sonra orada kaldım. 1957’de memur olarak girdikten 2 sene sonra muhasebe müdürü oldum. Sonrasında da kooperatif müdürü oldum.

günebakış: Sporla ve futbolla tanışmanız nasıl oldu?

Trabzon Lisesinde hentbol takımı daha revaçtaydı. Basketbol ve futbol takımları da vardı elbette. Hattâ lisenin takımı ile garnizon takımının çok iddialı maçları olurdu ve bu maçlara hakem bulamazlardı. Yıldırım Bayezıd diye bir binbaşı vardı, eski statta resmî elbisesiyle o idare ederdi maçları.

Akyazı’da tanınmış bir sima olan Muammer Kalcıoğlu bir ara gelip “Akyazı ve Beşirli köyleri olarak bir spor kulübü kuralım.” dedi. Daha önce de dayımların köyünde İdman Cemiyetinde takımları vardı. Birleştik ve 1957 yılında Yıldızspor ismiyle bir kulüp kurduk. O kulübün ilk kurucuları olduk. Yıldızspor’un ismini daha sonra 24 Şubat yaptılar. O zamanki rengi yeşil-maviydi, sonradan sarı-kırmızı yaptılar. Bir-iki sene yöneticilik yaptık. O arada FİSKOBİRLİK’te de yöneticilik yapıyordum. İdmanocağı’nın da bütün futbolcuları yaz sezonunda mevsimlik olarak gelip bizde çalışırdı. Bir gün Faruk Poyraz (İdmanocağı Kulübünün sol açığı Leyla Faruk derlerdi.), antrenör Sebahattin Yanoğlu ve 3-4 yöneticisi bana gelip “İdmanocağı’na yönetici olacaksın.” dediler. Bırakmadı ve ısrar ettiler. Biz de yönetici olduk. Mahsup veznedar yaptılar beni. Bir baktım amatör kulüp ama 80-90 bin lira borcu var. O zamana göre büyük de bir paraydı. 1957-1958 yıllarıydı, o dönem fındığı tüccardan ziyade FİSKOBİRLİK olarak biz alıyorduk. Fındık ödemelerinde insanlara zarflar dağıttım, teberru topladım ve 150 bin lira civarında para toplayıp borcu sıfırladık. Trabzonspor kurulana kadar görevimiz devam etti. Ahmet Suat Özyazıcı, Özkan Sümer bizim futbolcumuzdu. Antrenörümüz Sebahattin Can vefat edince Ahmet Suat’ı antrenör yaptık. İdmanocağı o sene Türkiye Amatör Şampiyonu oluyordu.

O dönem Ahmet Suat’ın da Özkan Sümer’in de yöneticiliğini yaptım.

Trabzonspor kurulmadan evvel 1964 yılında amatör takımlardan köklü kulüpleri profesyonelliğe davet ettiler. Mersin İdmanyurdu, Adana Demirspor da o dönem girdi. İdmanocağı olarak bize de o dönem teklif ettiler. O dönem genel sekreter olan rahmetli Sebahattin Kundupoğlu, “Onlar zengin şehirler, paraları var, biz parayı bulamayız, üstelik profesyonelliği taşıyamayız.” diyordu. Çünkü her sene amatör şampiyonu olmak onu tatmin ediyordu. Netice itibarıyla engel oldu. Rıfat Dedeoğlu da başkanımızdı o dönem.

Bir sene sonra şehirler isimleriyle kulüpler kurmaya başladı. Biz de müracaat ettik. “Tamam ama isminizi Trabzonspor yapacaksınız.” dediler. Biz de bir yıl önceki durumu hatırlattık. Olurdu olmazdı, ismimizle alacaksınız derken “Renginiz kalsın ama isminizi değiştirin.” dediler. O dönem Allah rahmet eylesin Ali Osman Ulusoy da İdmangücü’nün başkanıydı. Ve takım kurulabilmesi için 3 amatör takımın birleşmesi gerekiyordu. Martıspor, Yalıspor ve İdmangücü onu yaptı ve birleştikten sonra müracaat ettiler. Müracaatları tescillenince biz dışarıda kaldık. Renkleri de kırmızı-beyazdı. Biz İdmanocağı olarak kazanıyorduk ve Trabzonspor ilk yılda sürekli maç kaybediyordu. İdmanocağı taraftarıyla da çok öndeydi.

Salih Erdem trabzonspor ile ilgili görsel sonucu

Danıştay’a dava açtık ve Trabzonspor’un tescilini iptal etti. Bunu yaparken de “İptal ettik ama sizi alacağız diye bir şey yok. Birleşmezseniz sizi de almayız.” dedi. Bunun üzerine birleşmek için adım attık. Burada önce renk sıkıntısı yaşandı. Biz “Sarı kırmızı olsun.” dedik onlar ise “Kırmızı-beyaz olsun.” dediler. Trabzon’da takımdan ziyade renk tutulurdu. Sarı-kırmızı İdmanocağı’ndan gelen bir tutkudur, Galatasaray’la alakası yoktur. Spor Bakanlığı, Ali Abalı isimli bir müşaviri Trabzon’a gönderdi. O da, “Kırmızı renginiz müşterek zaten, üç renk olarak tescil edelim. Sarı-kırmızı-beyaz olsun. Bu renkleri şort ve formalarınızda farklı kullanabilirsiniz.” dedi. Bizim taraf ona da razı olmadı. O dönem Trabzon Valisi de değişmişti. Sivas Valisi Celal Kayacan geldi Trabzon’a. Bizi toplayıp, “Bu renklerin ikisini de atalım.” dedi. Avrupa’daki ünlü takımlardan Barcelona ile İngiliz takımı Aston Villa’nın renklerinden esinlenerek bordo-mavi ortaya çıktı. Başkanlıkta sorun yaşandı bu kez. Biz Rıfat abiye rey veriyoruz, onlar Ali Osman abiye. 10 kişi onlar, 10 kişi de biz. Nihat Karanis de Ali Osman abinin personeli. Sıkıntı yaşanıyordu. Bu konunun hâlledilmesini rica etti. Bir gün yine bir toplantı yaptık. “Biz aramızda karar aldık, ikiniz de büyüğümüzsün; başkanlığı aranızda hâlledin.” dedik.

Ali Osman abi ilk 6 ay, ikinci 6 ay da Rıfat abi olmak üzere anlaştılar. Böylece Ali Osman Ulusoy ve Rıfat Dedeoğlu yönetiminde biz de kurucu isimler olarak ilk yönetimleri oluşturduk. Bir yıl sonra bizimkiler yani İdmanocağı tuttu yine İdmanocağı listesi yaptı. Ben de buna tepki gösterdim. Çünkü zaten zorla birleşmiştik. Ve bu kez o yönetime girmedim. Sonra birleştirici olsun diye dönemin Belediye Başkanı Suat Oyman’ı başkan yaptık. İki sene de o başkanlık yaptı. İkinci senede bana asbaşkanlık teklifi yaptı. “Sen başarılı olursun.” dediğinde, “Abi orada bizim abilerimiz var. Rıfat abi var, Özcan Kırali, Ertuğrul abi (CHP il başkanıydı) var.” dedim. Ama ısrar edince de “Tamam.” dedim. Seçim yapıldı, Süha Akçay ile Nizamettin Algan listede olmamalarına rağmen listeyi deldiler. Bu durum karşısında Suat Bey istifa etti. Yanına gittiğimde, “Ben onlara listeye girme teklifinde bulundum ama kabul etmediler.” diyerek tepkisini gösterdi. O istifa edince ben de istifa ettim. 1971-1972 yılıydı. Ben de girmedim. 1972-1973’te de Suat Bey aday olmadı. Başka da aday çıkmadığı gibi kimse liste yapmadı. Genel kurul delegesi de Rıfat abiyi, beni ve Suat abiyi yazdı. Yani bir bakıma aklına gelen isimleri yazarak bir liste çıkardı. Kulübe geldik. Suat Bey’in istifası gelince arkadaşlar da “Kulübün 5 milyona yakın borcu var, biz de istifa edelim.” dediler. “Suat Bey bunu bırakıp gidemez.” deyince ben de “Gidip onunla konuşalım.” dedim. Evine gittik. “Kulüp yüzünden sağlığım bozuldu. Kulübe gelir getireyim diye bazı işler yaptık, bunların bir kısmı kanuna da aykırıydı. Onun için beni severseniz ısrar etmeyin. Salih Erdem bu işi yapar.” dedi. Rıfat abi de bu yükün altına girmek istemedi. Kulübe geldik, “İstifa edelim.” dediler. “Tamam da 15 gün sonra transfer ayı başlayacak. Yeniden seçim olacak, yeni yönetim transfer ayının ortasında gelecek. Bu kez bizi suçlayacak. Transferi yapalım sonrasında ayrılmak isteyen ayrılır.” dedim. Ve bu şekilde arkadaşları ikna ettim.

Kulübe geldik başladık ama para yok. Moralsiz bir takım vardı ortada. Üst üste 7-8 sene çıkamamış bir takım. Yine de o sene şampiyon olduk.

Bir önceki sene antrenör Mustafa Ertan, yardımcısı da Ahmet Suat Özyazıcı idi. Ben de Ahmet Suat Özyazıcı’yı çağırdım. “Takımı biliyorsun, zaten İdmanocağı’nda beraber çalıştık. Takımın antrenörü sensin. Sen bana takımın mevcudunu bir çıkar.” dedim. “Tamam.” deyip bana ertesi günü bir liste getirmiş ki 15 kişi elemiş! İçinde Bülent Gürsoytrak var ki o iyi bir futbolcu. “Hocam bu kalsın.” dememe rağmen, “Hayır!” dedi. Yılmaz Ulusoy’un başkanlığında onu 125 bin liraya Samsunspor’a sattık. Bu sefer de “Amatörden kimi alırız?” sorusu gelmişti gündeme.

Şenol, Cemil, Necati, Ali Kemal… Onlar zaten vardı. Rize’den Faruk Özak, Ali Yavuz bir de Ertan vardı. Listeye 3 tane Rize’den koymuştuk. Erzurum’dan Hüseyin, İlyas ve Volkan... Karabük’ten Hüsamettin’i koyduk derken aşağı yukarı başka takımlardan 8 tane profesyonel oyuncu aldık. Bizim amatörden Turgaylar, -iki tane Turgay vardı- Enginler derken 15 kişinin yerine bir 15 kişi yaptık. İyi de bir takım oldu. Tabii bu arada da alacaklılara senet verilmişti, hepsi gelip neredeyse yakamıza yapışıyordu. Herkese, “Bir müsaade edin, icraya verdiniz ama geri çekmezseniz bir şey alamazsınız.” dedim.

Bütün bu yaşananlarla birlikte “Bismillah” deyip başladık. Sahamız çok kötü, tribünler yok. Avni Aker’de o zaman tribünlerimiz 6 bin 500 kişilikti. Kale arkalarına birer portatif tribün koyduk çabucak. Dönemin Spor Bakanı Adana Milletvekili Mete Yılmaz’a gidip, “Bizim stadımızı yapacaksınız.” dedik. O zaman Devlet Planlama Teşkilatından geçirmeden ruhsat alamıyordunuz. Sağ olsun, “Sizin milletvekilleriniz de güçlü, ben de destek vereyim. İki şehir birleşelim bizim stadı da yapalım.” dedi. Ve dokuzar milyon liralık bütçe koydurduk. Yeterli olup olmayacağını sordu. Yetmediği hâlde yüzde 20 artırılabileceğini söyledi. Çarçabuk bir proje çizdirdik. İhaleye çıktı, birisi aldı ama yapamadı. 9-10 milyona yapılacak yer 22 milyona çıktı. Dediğim gibi o dönem Avni Aker’in büyümesini ve o paranın çıkmasını sağlamış olduk. Ve o sene “Biz bu sene Trabzonspor’un geleceğinin temelini atmak için geldik, yani geleceğin Trabzonspor’unu kuracağız. Kimse bu sene bizden şampiyonluk beklemesin.” dedim. Sakaryaspor’la yarıştık. O zaman 2 puanlı sistem vardı ve bizden 4 puan öndeydiler. İlk maçta onlar buraya geldi, yendik onları. Ama onlar yaşlı bir takımdı. Sonunda biz şampiyon olduk.

İkinci sene ilimizin milletvekilleri ile Ankara’da bir araya geldik. “Paramız yok.” dedik onlara. Ahmet Şener, Ali Rıza Uzuner, İbrahim Cevahir, Adil Ali Güner, Ekrem Dikmen,  bir lokantada yemekte bir araya geldik. Vekillerimize, “Biz bir kampanya yapmayı düşünüyoruz. Hepinizden bu kampanyaya katılmanızı istiyoruz.” dedik. Onlar da “Tamam.” dediler. Ve İstanbul’a dönüp Ali Rıza abi ve İbrahim Cevahir’le kampanyayı başlattık. İyi de gidiyordu kampanya. Bu arada Ekrem aradı, “Biz orada konuştuk ama ben geleyim, geleceğim, bir CHP’liye gidince beni görünce para da vermez.” dedi. Devamında da “Ama Ahmet Şener abiyi herkes sever. Onu al ama bizi karıştırma.” dedi. Öyle de yaptık. Yönetim kurulundan da arkadaşlar gelecekti ama herkesin işi gücü vardı, kimse gelemedi. Üzüldüğüm de bir şey oldu. 3-4 arkadaşımız o yıl istifa etti. Bunun üzerine telefon açıp “Hayrola!” diye sordum. “Başkanım bu takım transfer yapmadan küme düşer, biz küme düşen takımın yöneticisi olmayalım.” dediler. Kaldı ki ben, Suat Bey’le, “Onlarla olmam.” dediği için aramı bozmuştum. Rahmetli Süha Akçay, Abidin Melek, Ahmet Celal Ataman ve Nihat Karanis… Dördü istifa etmişti. Yapacak bir şey yoktu ve biz devam ettik. O zamanın parasıyla 15 günde 1 milyona yakın bir para topladık. Bir anlamda transfer parasını toplamıştık. Of Derneği Başkanı İsmet Taka bir toplantı esnasında, “Bir başkanımızın çanta elinde dolaşması hoş olmuyor. Bu konudaki çalışmaları bir düzene oturtalım. Buradaki dernekte ayıracağımız odaya bir öğrenciyi oturtup herkesin yıllık vereceği katkıyı not edelim.” teklifi geldi. Öyle de yaptık.
İstifa eden yöneticilerin yerine yedekten Necati Kanca, Hüseyin Usta, Hikmet Onur ve Zeyyad Nemli, seçime gitmeden devam ettik. Ayrılan arkadaşlar takımın kötüye gideceğini düşündüğü için bu kararı almıştı. Ancak biz devam ettik ve deyim yerindeyse taş gibi bir takım oldu. Türkiye Kupası’nda finali Beşiktaş’la oynadık. Burada 1-0 yendik, orada 2-0 yenildik ve elendik.

Takım iyiye gidince ayrılan arkadaşlar pişman oldu. Ve biraz da bizim içimize çivi sokmaya çalıştılar. Biz yönetim kurulu toplantıları yaptığımızda Şamil Bey’i arayıp “Yemekteyiz, seni de bekliyoruz!” diyerek davet ediyorlardı. Şamil Bey de her toplantıda bir iki böyle derken Şamil Bey’e, “Söyle arkadaşlara kendi kendilerine kalsınlar, senin de yakanı bıraksınlar.” dedim.

Neyse süreçte bizim iyi bir takımımız olmuştu. Borcu ödeyip sıfırladık. Millî Takıma 8 tane futbolcu verdik. Şenol ile Kadir benim zamanımda ilk defa Millî Takıma girmişti. Devre arasında takımlar bizi arayıp özel maç istiyordu. Beşiktaş’ın Başkanı Mehmet Üstünkaya telefon açtı bize. 100 bin lira istedik, 75 bin lira verdiler. Mehmet Üstünkaya, “Bulgar eski takımını getirdik. Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş olarak dörtlü turnuva yapacaktık ancak Fenerbahçe girmek istemedi. Onun yerine siz girin.” dedi. İyi de para verdiler, masraflarımızla beraber 150 bin lira. Biz de gittik.

Aldığımız 150 bin lira paradan çocuklara onar bin lira para verdik. O dönem “İbrahim Cevahir para toplayıp takımı Kıbrıs’a yolladı!” diye yazmışlar. Öyle bir şey yoktu. Hattâ bu söylemler beni çok üzmüştü. Masraflarımız karşılanmıştı zaten. Toplu pasaport yapacağız dediler ve bir C47 nakliye uçağı ile Kıbrıs’a gittik. Kıbrıs’ta Galatasaray ve Beşiktaş’ı yenerek Kıbrıs Kupası’nı aldık.

Mesela Şamil Bey’le dergiye röportaj yapmışlar. “Salih Erdem Trabzonlu, siz dışarıdan gelip seçimleri aldınız.” diye sormuşlar. O da “Salih Bey’le girdiğim bütün seçimleri ben kazandım.” demiş o röportajında. Hâlbuki ben Şamil Bey’le hiç yarışa girmedim. Son akşam Süha Bey’ler Şamil Bey’in başkanlığında liste yapmışlar. Nizamettin Algan da bana gelip “Başkan durum bu, sen ne düşünürsün?” diye sormuştu. Ben de girmeyeceğimi söyledim. Birlik ve beraberliği sağlamak için yıllarca uğraşmıştım zaten. Seçim oldu yine en fazla reyi ben aldım. Aday olmadım, listede yokum ama taraflar en fazla reyi bana verdi. Şamil Bey gelip “Başkanım biz hata yaptık, bizi affet. Başkanımız sensin. Zaten iki senedir yardım edemedim, bu sefer yardım da edeceğim.” dedi. Çok ısrar etti. Ancak ben bütün ısrarlara rağmen gitmedim. Ertesi yıl (1. Lig’deki şampiyonluğun bir yıl öncesiydi.) bırakmadılar ve bir liste yaptık ve bu listeyle Şamil Bey’in karşısına çıktık. Süha Bey’ler belediye başkanı Suat Oyman’ı, biz de Refik Karaağaçlı’yı Divan Başkanlığına önerdik. Oylama yapıldı. Şamil Bey, “Suat Bey kazandı.” dedi. Ben de başkana, “Gitme.” dedim. Çünkü tekrar sayım istedim. Ve biz 55 rey fazla almışız. Adam topladılar ama 5 kişi benim listemden, 7 kişi Şamil Bey’in listesinden kazandı. Birisi 3 rey, birisi 7 rey farkla kazandı. Biz de arkadaşlarla toplanıp “Devam edelim.” dedik.

O arada Orduspor Başkanı Sebahattin Erman, beni Futbol Federasyonu Yönetim Kuruluna seçtiler. Beni arayıp “Seni orada görmek istiyoruz.” dedi. Bu sefer hem Federasyon hem Trabzonspor olmaz diye daha seçime girmedim. Ve Şamil Bey’le hiç rakip olmadım. 1985 yılına kadar 5 tane federasyon değişti. Sebahattin Erman’dan sonra Güngör Sayar, Cemal Saltık, Yılmaz Tokatlıpaşa, Kemal Ulusu geldi. Hepsi de “Sen aynen kalacaksın.” dediler. Anadolu takımlarıyla diyaloğum çok iyiydi. Herkes sıkıntılarını bana anlatıyordu. Yani Futbol Federasyonunda 1985 yılına kadar 8 sene yönetim kurulu üyesi olarak görev yaptım. Hattâ Millî Takımla Berlin maçına gittik ve kafile başkanlığını o dönem ben yapmıştım.

günebakış: O ilk dönemlerinde Avni Aker’e dair neler hatırlıyorsunuz?

Avni Aker’i yaşadım. Kulüp başkanı olduğum zaman 6 bin 500 kişi kapasitesi olan bir stattı. Zemini kumdu ve çok kötüydü. Avni Aker, Trabzonspor’un temellerinin atıldığı stat bana göre. Avni Aker sadece Trabzonspor değil, Trabzon futbol tarihinde mihenk taşı olan bir stat. Allah rahmet eylesin Hüseyin Avni Aker deniz tarafında olan tarlasını verdi. Hayri Bey (Hayri Gür) bize sıkça onun fedakârlıklarını anlatıyordu. Keşke Akyazı’da bir yerin ucunda ismi olsaydı. Galatasaraylılar Ali Sami Yen’i hiçbir yerden silip atmadılar.

En çok 2. lig şampiyonluğuna sevinmiştik. Celal Ataman da bunu söyler. Çünkü zor şartlar altında bir kulüptük. Avni Aker’de üzüldüğümüz zamanlar da oldu. Göztepe ile bir maçımız vardı. Göztepe küme düşüyordu ancak 3-2 yenildik. 2-2 berabere giderken bu yenilgi canımı sıkmıştı. Soyunma odasında çocukları, “Ayıp, utanın!” diye azarladım. Necati, “Başkanım adamlar Allah yalvarması yaptı. Bu durum karşısında ayağımızda topa vuracak mecal kalmadı!” dedi.

Fenerbahçe ile yaptığımız ve maçın hakemi ile kaybettiğimiz bir maç sonrası Hürriyet gazetesi, Fenerbahçe ile bizim takımı bir yemeğe davet etti. O günkü başlığı da “Hakem Trabzon’u yaktı!" şeklindeydi. Biz de yemeğe gittik. Epey tanıdık isimler vardı yemekte.

O maçın rövanşına Trabzon’a geldiler. Merkez Komutanlığı, Emniyet Müdürlüğüne yazı yazıp şöyle dedi: “Şehrimizde bulunan Fenerbahçe Takımı’nın futbolcusu Cemil Turan asker kaçağıdır. Trabzon’a geldiği zaman alınıp Selimiye’deki kışlasına gönderilmesi...” O dönem Cemil de takımın yarısıydı. Ben de “Lütfen almayın!” diye ricada bulunmuştum. Maç günü ilk yarı 1-0 mağluptuk. Maç sonucu 2-1 ve biz tur atladık. Ve maçın hemen ardından Cemil’i aldılar. Bütün gazeteler de gelip “Başkan seni kutlarız, kimse bunu yapmazdı!” dedi.
Tugay Komutanı Hasan Aksu Paşa’ydı. Onu telefonla aradım. “Atla gel, bir millî futbolcunun Merkez Komutanlığının nezaretinde olmasına gönlüm razı olmadı, onun için onu askerî hastanenin bir odasında revire aldım, yanında Fenerbahçeli yöneticiler de var.” dedi. Oraya gittim ki çok sayıda gazeteci bekliyor. Benden Cemil’i pencerenin kenarına getirmem için ricada bulundular çünkü fotoğraf çekmek istiyorlardı. Ve yapılan görüşmeler sonrasında biletlerini aldık ve kafileyle Cemil’i gönderdik.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner108