banner114

Avni Aker’de kaybetme endişesini hiç yaşamadık!

NECATİ ÖZÇAĞLAYAN KİMDİR?

Necati Özçağlayan, 15 Mayıs 1953 yılında 3’ü erkek, 2’si kız 5 çocuklu bir ailenin 2. çocuğu olarak Trabzon’un Faroz Mahallesi’nde dünyaya geldi. İlkokulu Trabzon Cumhuriyet İlkokulunda, ortaokulu Trabzon Lisesinin orta kısmında ve liseyi de yine Trabzon Lisesinde tamamladı.

Futbol hayatına amatör olarak Arsin Fındıkspor’la başlayan Özçağlayan,   yaşı takım arkadaşlarına göre çok küçük olmasına rağmen iki sezon sonra takım kaptanı oldu. Ardından Yolspor’a transfer olan Necati Özçağlayan, takımı ile birlikte hem Trabzon Amatör hem de Türkiye Amatör Şampiyonası’nda ikincilik elde etti. Bir sezon sonra Trabzon’un amatör kulüplerinden Gençlerbirliği şampiyon olduktan sonra Necati Özçağlayan’ı kadrosuna kattı. Gençlerbirliği o sezon da şampiyon oldu.

Necati Özçağlayan, 1973-1974 sezonunda 1. Lig’de mücadele eden Trabzonspor’la 1. Lig şampiyonluğunu yaşayarak Süper Lig’e yükselmeyi başardı. Ardından Trabzonspor’un 6 Süper Lig şampiyonluklarında bulundu. 4 kez Ümit Millî ve 22 kez de A Millî Takım’ın formasını giyinen Necati Özçağlayan, 1985-1986 sezonunun bitimiyle de futbola veda etti.

14 yıl hizmet ettiği Trabzonspor’da bütün şampiyonluklarda bulunmasının yanı sıra 10’a yakın büyük kupanın kazanılmasında da büyük emeği olmuştur. Toplamda 33 defa millî olan Necati Özçağlayan, 21 Yaş Altı Millî Takım’dan A Millî Takım’a kadar çeşitli kategorilerde de görev aldı.

Özçağlayan, futbolu bıraktıktan sonra bir dönem -1998-1999 sezonunda- Adana Demirspor’da teknik direktörlük yaptı.  Özçağlayan hâlen Trabzonspor Futbol Okulları Koordinatörlüğü görevine devam ediyor.

Türk futbolunun en iyi liberoları arasına ismini gururla yazdıran Necati Özçağlayan...

Trabzonspor’un o efsane kadrosunu kim sayarsa saysın, Şenol, Turgay, Necati diye başlar isimleri sıralamaya… Öyle ya Trabzonspor’un o dönemki 6 şampiyonluğunun hepsinde bulunan 4 isimden (Şenol Güneş, Turgay Semercioğlu ve Güngör Şahinkaya ile birlikte) birisi Necati Özçağlayan’dır.

Sessiz sedasız sadece görevini yapan bir isim olarak bilindi o. Necati Özçağlayan, Karayollarında çalışan babasının, okuyarak o dönemin geçerli felsefesi olan “Okuyup kendisini kurtarsın!” anlayışı nedeniyle futboldan uzak tutmaya çalıştığı bir isim.

Çünkü ailenin ekonomik anlamda durumu çok iyi değildi. Bu yüzden oğlu Necati’nin futbol oynamasından çok okumasını istiyordu. Futbolu çok seven Necati’nin adı şehirde futbola olan yeteneği ile duyulmuştu zaten. Bu sevdanın önünde durulabilir miydi? Ama Necati’nin futbolun içine girmesi, Trabzonspor’la buluşması öyle kolay olmadı. Yetenekliydi, futbolu da çok seviyordu ama biraz zor oldu futbol oynaması.

Trabzon’un amatör kulüplerinden Gençlerbirliği, Necati’yi ekibine almak istiyor ancak baba göndermek istemiyordu, zira onay da vermedi. Trabzon’un o dönem bütün ileri gelenleri, “Bırak bu çocuğun istikbali var, ileride iyi futbolcu olabilir, önünü kesme!” demesine rağmen baba kimseyi dinlemedi ve Necati’ye izin vermedi.

Gençlerbirliği Takımı o hafta pazar günü oynayacağı maç için cumartesi gününden Giresun’a gitmiş ancak Necati gidememişti. Sonrasını ise Necati Özçağlayan şu şekilde anlatıyor: “Pazar günü mahallede dolaşırken bir abimiz, ‘Burada ne arıyorsun, maça gitmedin mi?’ diye sordu. Ben de babamın izin vermediğini söyledim. ‘Giresun yakın, atla arabaya git.’ dedi. ‘Nasıl gideyim, param yok.’ dedim. ‘Ben sana yol paranı veririm.’ dedi. Ben de ayakkabılarımı alıp maça gittim ve otele geçtim. O esnada maç konuşması yapılıyordu. Ben gidince esame listesini yırtıp beni de yazdılar. Oynadık ve 2-0 kazandık. Trabzon’a döndük ama biz dönmeden haber rahmetli babama gitmişti. “Ben sana gitmeyeceksin demedim mi?” diyerek kızdı ve evden kovdu. Üç gün halamda kaldım. Rahmetli babaannemler, akrabalar araya girdi ve babam bu kez beni karşısına alıp “Bak oğlum, ben senin futbol oynamana karşı değilim. Ama ekonomik durumumuzu görüyorsun, devlet memuru ol da kendini kurtar, ben bunu istiyorum.” dedi. O zamanki felsefe öyleydi. Ve rahmetli babam, “Ama bu işin iyisini yapacaksan yap.” dedi. Ben de söz verdim. O ara ismimiz Trabzonspor’a alınacağımız yönünde dolaşıyordu. 1972 yılında Trabzonspor’a transfer olduk ve okulu da bırakmak zorunda kaldık. Aklımız fikrimiz hep Trabzonspor’daydı artık.

Evet, Necati Özçağlayan’ın Trabzonspor’la buluşması bu şekilde gerçekleşti. Ve 14 yıl, 500’den fazla maç… Dile kolay. Üstelik defans gibi kritik bir mevkide oynamasına rağmen futbolculuk hayatını tek kırmızı kartla tamamlamayı başarmış bir isim o.

Necati Özçağlayan’ı anlatmak için aslında, “Çok istikrarlı, çok başarılı, çok verimli ve çok mütevazıydı. Türk futbol tarihinin en zeki, en teknik, en soğukkanlı, en istikrarlı liberolarından birisi, belki de birincisidir.” tanımlaması da yeterli olacaktır diye düşünüyoruz. Dönemin millî takımında da alternatifi olmayan bu soğukkanlı, mütevazı defans oyuncusu adını Türk futbol tarihine altın harflerle yazdırmıştır.

günebakış: Sayın Özçağlayan, çocukluk döneminizde mahalle arası maçlar meşhurdu. Sizin futbol ile yolunuz da o şekilde mi kesişti?

Necati Özçağlayan: Trabzon’da hemen hemen herkes mahalle arasında top oynayarak belli bir yere geldi. Ben de onlardan biriyim. Biliyorsunuz o dönemlerde çocukların top oynama alanları çok fazlaydı. Hemen hemen her mahallede küçük küçük alanlar vardı. 3-5 kişi bir araya gelince 4 tane taş koyup kale yaparak hemen maç oynardık. Ondan dolayı da ben de mahalle arasında top oynayarak futbola başladım.

Benden yaşça büyük ağabeylerim bendeki cevheri keşfetmiş olacak ki o zamanlar mahalle maçlarında 5 kuruşa beni bir takımdan diğer takıma transfer ediyorlardı! Daha sonra 14 yaşında ise ilk lisanslı olarak Arsin Fındıkspor’da futbola başladım. Takımın kulübü de Pazarkapı’daydı, idmanları da Arsin’de yapıyorduk. Oradaki 2. yılımda ise takım kaptanı yaptılar beni. Arsin’den 2 yıl sonra Trabzon Yolspor’a transfer oldum. Yolspor’a transfer olduktan sonra kurulduğundan beri ilk kez Trabzon Amatör Küme Şampiyonluğu yaşadı. Sonrasında ise Amatör Takımlar Türkiye Şampiyonası’na gittik. Orada 2. olduk ve Türkiye Kupası oynamaya hak kazandık. O zamanlar Amatör Türkiye Şampiyonası’nda 2. olan takım da Türkiye Kupası’na katılma hakkı kazanıyordu ve biz de Türkiye Kupası’nda 1. Lig takımı Göztepe ile eşleştik. O zamanlar Göztepe’nin kadrosu da çok meşhurdu ve Trabzon’da 1-0, kendi sahalarında da 6-1 yenmişlerdi bizi. Trabzon’daki maçta ben çok iyi oynamıştım ve maç sonrasında da Göztepeli Ertan benim yanıma gelip, “Oğlum sen kendine dikkat et! Senden çok büyük bir futbolcu olacak.” demişti. O sözler tabii bizi çok mutlu etmişti. Sonraki yıl ise Trabzon Gençlerbirliği, Trabzon Amatör Küme Şampiyonu oldu. Biz de 2. olmuştuk. O zamanlar şampiyon takımların takviye yapma olanakları vardı. Yani şampiyon olan takım, şampiyonaya giderken kendi ilindeki takımların oyuncularından takviye oyuncu alabiliyordu. Gençlerbirliği de beni takviye olarak aldı. Ancak rahmetli babam bir türlü beni oynatmak istemiyordu. Trabzon’un futbolda ileri gelenleri de babama “Bu çocukta istikbal var. Bırak oynasın.” diyordu. Babam da “Oynamayacak, okuyacak” diyordu. O zamanlar da fakirlik vardı tabi. Babam da Karayollarında çalışıyordu ve aldığı maaş ile 7 kişilik nüfusu geçindirmeye çalışıyordu. O da kendine göre haklı olarak, “Devlet memuru olursa kendini kurtarır!” mantığındaydı.

günebakış: Gençlerbirliği sizi takviye olarak aldı ama babanızın müsaade etmemesi nedeniyle gidemediniz mi maçlara?

Necati Özçağlayan: Gençlerbirliği’nin o dönemde Giresun ile maçı vardı. Gençlerbirliği yöneticileri de mahalleye gelip babamdan yalvar yakar beni istediler ama babam izin vermedi. Sonrasında da Gençlerbirliği maç için Giresun’a gitti. Ertesi gün ise mahallede dolaşıyordum ve Mustafa abi diye bir abimiz vardı. “Köse Mustafa” derdik ona. “Ne arıyorsun burada? Sen maça gitmedin mi?” dedi bana. Ben de “Yok, babam göndermedi.” dedim. Bu sefer o da “Oğlum Giresun yakın, atla git.” dedi bana. Ben de “Nasıl gideceğim, param yok, bir şeyim yok.” deyince o da “Sen al ayakkabılarını ben paranı veririm.” dedi. Biz de futbolu sevdiğimiz için başka bir şey düşünemiyorduk. Babamdan izinsiz olarak malzemelerimi aldım ve arabaya atlayıp Giresun’a gittim. Takımın oteline gittiğimde onlar da tam maç konuşması yapıyordu ve takım listesini falan hep ayarlamışlardı. “Hayırdır!” deyince, ben de “Ben oynamaya geldim.” dedim. Bu sefer yaptıkları takım listesini yırttılar ve beni ilk 11’e yazdılar. Maçı da 2-0 kazandık. Sonrasında Trabzon’a döndüm ama benim Giresun’a gidip maç oynadığımın haberi benden erken gitti babama. Yanına gidince, “Ben sana gitmeyeceksin demedim mi?” diye bana kızdı ve beni evlatlıktan attı! Babam öyle yapınca halamlar bize yakındı ve 4-5 gün onlarda kaldım. Sonrasında annem yalvardı, rahmetli babaannem yalvardı, insanlar yalvardı ve sonrasında eve çağırdı beni. O arada da Trabzonspor’un beni alacağı yönünde ismim konuşuluyordu. Babam beni eve çağırınca, “Oğlum bak, ben seni oynatmıyorsam şu şu nedenlerden dolayı oynatmak istemiyorum. Ama sen bu işin en iyisini yapacaksan izin vereceğim sana.” dedi. Ben de “Sen merak etme baba.” dedim. Zaten o sezonun sonunda da Trabzonspor transfer etti beni.

günebakış: Zorlu bir sürecin ardından Trabzonspor’la yolunuz kesişti…

Necati Özçağlayan: O zamanlar zaten izliyorlardı bizi. Trabzon zaten küçük yer ve oynadığın yer de belliydi. Herkes de maça gelip izliyordu. Rahmetli “Barbon Ziy”a vardı. O çok uğraştı bizim için. Utku Bozoğlu da aynı şekilde uğraştı, Suat Hoca da sürekli izliyordu bizi. Sonrasında da 1972 yılında Trabzonspor’a transfer olduk ve direkt A Takım’a geçtim. Oradaki ilk hocamız da “Beton Mustafa”ydı. Allah rahmet eylesin. Rahmetli Kadir, Sebat’tan geldi; Şenol geldi, Ali Kemal Rize’den geldi, ben geldim, İlyas Hoca geldi, İhsan geldi, Aziz vardı… Trabzon’un gençlerinden bir takım kuruldu. Biliyorsunuz Ankara’da PTT’ye mağlup olduğumuz bir maç vardı. Ondan sonra, “Trabzon’un kendi çocuklarına dönelim, öze dönelim!” dediler ve o takım kuruldu ve böylece Trabzonspor’daki maceramız başladı.

günebakış: Siz Trabzonspor’a gidince babanızın tepkisi nasıl oldu?

Necati Özçağlayan: Eskiden futbol oynamama soğuk bakan rahmetli babam, emekli olunca antrenmanları bile kaçırmamaya başladı! Kendisi de zamanında futbol oynamıştı. Ama dediğim nedenlerden dolayı benim futbol oynamamı istemiyordu. Okumasak, Trabzonspor’da olmasa geleceğimiz için endişe ediyordu. O nedenle okuyup meslek sahibi olmamızı, hayatımızı kurtarmamızı istiyordu. Biz de kendimize farklı bir yol çizmek istiyorduk. O zamanlarda da babama bir şey diyemediğim için anneme, “Bıraksın yakamı! Ben futbolcu olacağım. Top oynayacağım.” diyordum. O da “Oğlum nasıl diyeceğiz bunu babana?” diyordu. Eskiden biliyorsunuz babamızın karşısında bırakın bacak bacak üstüne atmayı, uzanma şansımız bile yoktu. Öyle bir devirde babaya nasıl diyebilirsiniz onları. Ancak şartlar daha sonra bizim düşündüğümüz şekilde gelişti…

günebakış: Trabzonspor’a gelince nasıl bir ortamla karşılaştınız?

Necati Özçağlayan: Zaten gelen arkadaşlarla hep birbirimizi tanıyorduk. Ali Kemal ile aynı mahalledeydik. Şenol ve Turgay yan mahallemizdeydi. İhsan aynı şekildeydi. Kısacası hep yan yanaydık ve birbirimizi tanıyorduk. Zaten bazıları ile hem Yolspor’da hem de Gençlerbirliği’nde beraber oynamıştık.

günebakış: Trabzonspor’a gelişinizin ardından nasıl bir süreç yaşadınız? Uyum sağlamanız zor olmadı sanırım?

Necati Özçağlayan: Kadir de ben de libero oynuyordum. Ben amatör takımda, Kadir de Sebat’ta, profesyonel takımda libero oynuyordu. Bir idmana çıktık ve Mustafa Ertan bana dedi ki: “Oğlum sen Beşiktaşlı Ali İhsan vardı. Onun gibi futbolcu olacaksın. Kendine dikkat et.” O günden beri ben de Trabzonspor’a geldiğim 1972 yılından 1986 yılına kadar hep libero olarak devam ettim. Hayatımda da hiç yedek kalmadım.

2. Lig’de maçlar başlayınca bizim iyi bir takım olduğumuz, kaliteli oyunculardan kurulduğumuz belli ediyordu kendini. İlk sene Kayseri ile çekiştik… Kayseri, Ordu ile biz de Gençlerbirliği ile oynayacaktık. O zaman Gençlerbirliği Trabzon’a geldi ama havalimanında olaylar yaşandığı gerekçesiyle maç oynamadan geri döndü. Eğer maça çıksalardı ve onları 4-0 yenebilseydik biz şampiyon olacaktık ilk yılımızda. Ama onlar geri dönünce maçı 3-0 hükmen kazanmış olduk. Durum böyle olunca averajla şampiyonluğu kaçırdık.

Bir sonraki yıl da Sakaryaspor’la çekiştik ve şampiyon olduk. Şampiyonluğu garantilediğimiz son deplasmandan Trabzon’a döndüğümüzde en uçtaki huduttan başlayarak bütün kazalarda bizi durdurdular. Her durdurmada da halk şampiyonluğu horanlar oynayarak kutladı ve zorla Trabzon’a ulaştık. Ondan sonra da 1. Lig maceramız başladı. 1. Lig’deki ilk yılımızda da 9. olduk. Sonrasında ise 1975-1976 yılında ilk şampiyonluğumuz geldi. Bu şampiyonluğa “Tesadüf!” dediler ama peşinden bir kere daha şampiyon olduk ve Millî Takım maceraları başladı. 2. Lig’de oynarken Ümit Millî Takımı’na seçilmiştim. 1975 yılında da İsviçre’ye karşı ilk kez Millî Takım kadrosuna girdim. A Millî Takım maceram da 1975 yılında başladı. 1983 yılına kadar da Millî Takım kadrosunda devamlı bulundum. O zamanlar çok fazla millî maç organizasyonu olmamasına rağmen 33 kez millî oldum.

günebakış: Sizin zamanınızda nasıl bir Avni Aker ve nasıl bir kulüp vardı?

Necati Özçağlayan: Biliyorsunuz biz başladığımız zaman Avni Aker yoktu. Orası Trabzon Şehir Stadı’ydı. Küçük, şirin bir stattı; kapalı tribünü yoktu. Ama o zamanki Trabzonspor’a yetiyordu. O zamanlar her anlamda yokluk vardı. Mesela bir tane formamız vardı. Ya 1975 ya da 1976 yılında Utku abi ya da Şamil abi Barcelona formalarını getirdi bize. Onları bir sene giyindik ve gözümüz gibi baktık onlara. Çünkü ilk defa o kadar kaliteli forma giyiyorduk!

Eskiden formamız olmadığı için yünden, kumaştan yapılmış formaları giyerdik yaz aylarında… Malzemeci Mehmet Yazıcı da maç sonunda formaları toplar yıkardı. Malzemelerin iyilerini de oynayanlara, kötülerini yedeklere verirdi. Yedek oyuncular, “Mehmet abi bize de az iyi forma ver.” dediklerinde, “Yok, siz oynayın o zaman size de vereceğim.” derdi. Hattâ malzemeleri de rahmetli Hayrettin Şiranlı’nın evinde yıkatırdı. Çok yokluklar içinde geçti o yıllar. Sahalar da çok kötüydü. Kenarlarda doğal bir çim vardı. Ortası da çıplaktı. Toplar anormal büyüktü. Şamil abi Avrupa’dan bize bir top getirmişti ve o topu Liverpool ile oynadığımız maç öncesinde hakeme vermişlerdi. Liverpollular ise “Bu nedir?” diyerek topu beğenmemişlerdi. Biz ise o topa gözümüz gibi bakıyorduk ve maçtan maça onunla oynuyorduk! Çünkü o zaman imkân yoktu… Bazı şeyler imkânsızlıkta daha iyi başarılıyor. Sonradan daha iyi anlıyorsun neyi, nasıl başardığını... Mesela oynadığımız dönemlerde şampiyon olduk, sevindik ama anlamanı çok fazla anlamıyorduk. Son olarak bir belgesel yapıldı ve o belgeseli izledikten sonra, “Biz çok fazla şey başarmışız!” dedik. Biz yeni yeni anlamaya başladık onları. Oynadığımız dönemlerde doğru dürüst televizyon bile yoktu. Bekir’in dediği gibi: “Televizyon yok ki nasıl futbolcuyum diye kendimi izleyeyim.” Hakikaten doğru. Kendimizi görürdük, bilirdik ama televizyonda çok fazla görme şansımız yoktu. O kadar yokluğun içinde bu kadar işi başarmak, hem de bir Anadolu takımının bunu başarması çok büyük bir olay. Trabzon adına çok büyük işler başarmışız.

günebakış: Avni Aker ismi anılınca neler hissediyorsunuz? Avni Aker sizin için ne anlam ifade ediyor?

Necati Özçağlayan: Avni Aker bizim kutsalımızdır. Kendimizi, Trabzonspor’u Türk futboluna kabul ettirdiğimiz bir yerdir. O nedenle bizim için anlamı büyüktür. Hiç kimseye nasip olmayan bir isim. Orada çok iyi işler başarılmış, Trabzon şehri dünyaya tanıtılmış, çok iyi futbolcular yetişmiştir. O anlamda bakıldığında Avni Aker çok büyük anlam ifade ediyor. Orası bizim evimiz gibiydi. Futbol hayatımızın çoğunu orada geçirdik. Antrenmana gidiyorduk ve antrenmanlar sonrasında yine orada oturuyorduk. Belli bir süre arkadaşlarla orada vakit geçirdikten sonra oradan ayrılıyorduk. O zamanlar şimdiki gibi de değildi. İdmandan 2 saat önce giderdik. Suat abi, Turgay ve ben idmana kadar 3-5-8 oynayarak vakit geçirirdik. Yani Avni Aker evimizden sonra en fazla hayatımızın geçtiği yerdi. Onun için de bizim için anlamı büyüktü. Orası da bizi hep mutlu etti. Çünkü hep kazandık orada. Avni Aker’de oynadığımız zamanlarda kaybetme endişesini hiç taşımadık! Hattâ bazen espri yapıyordu çocuklar, “Maçın neticesi belli. Bitse de gitsek.” diyorlardı. Biz de maça giderken “Fenerbahçe geldi, bir antrenman yapalım da çabuk çabuk dönüp gelelim!” diyorduk. Öyle özgüven vardı kendimize. Ama bu sadece o dönemdeki oyuncuların iyi futbolcu olmasından kaynaklanmıyordu. Müthiş bir arkadaşlık, müthiş bir dostluk vardı. Mesela ben oynarken, “Rahmetli hata yapsa da hatasını kapatsam. Ben hata yapsam da o da benim hatamı kapatsa.” derdim. Zaman zaman Şenol, “Bırakın da top az bana da gelsin” derdi. Şenol da o dönemin en iyi kalecilerinden biriydi. Sezgileri müthişti ve anormal çalışkandı. Öyle bir takımımız vardı. Biz maça çıktığımız zaman, “Bu işi hâlledeceğiz, kazanacağız.” derdik. Hiçbir zaman “Yener miyiz?” diye düşüncemiz olmazdı. Ama sonuçta futbol bu tabii. Her zaman kazanmak hiçbir takıma nasip olmamıştır. Bize de nasip olmadı ama bizde kazanma inancı vardı. İçeride, dışarıda kaybetme endişesi hiç olmamıştı bizde.

günebakış: Avni Aker’de en çok üzüldüğünüz ânı hatırlıyor musunuz?

Necati Özçağlayan: Avni Aker’de Fenerbahçe ile oynadığımız bir lig maçında son dakikada gol yemiştik. O golün ardından direğin dibinde ağlarken resmim de vardır. O maç bana çok dokunmuştur. Yani biz tam bir amatör ruhla oynuyorduk. Futbolu bırakacağımız zamanlarda bile kenarda durmayı, mağlubiyeti hazmedemiyorduk.

Mesele Sundermann ile ilginç bir anımız vardır. Denizlispor ile Denizli’de oynuyorduk ve ilk yarıda 2-0 mağlubuz. Devre arasında idareciler soyunma odasına geldi ve Sunderman’ın aleyhine bir şeyler söylüyorlardı. Rahmetli kulüp müdürümüz İsmet abi de yöneticilerin söylediklerini tercüme edemiyor. Ben de sağa sola baktım ancak kimseden ses çıkmıyor. Bu sefer, “Beyler ayıp oluyor.  Buranın amiri, memuru budur. Bizim yanımızda hocaya bir şey söyleme hakkınız yoktur. Çıkar dışarıya. Maçtan sonra işinize gelmezse kovarsınız adamı gider.” dedim. Maç da 2-0 bitti ve sonrasında otele gittik. Baktım ki hoca bavullarını topluyor. “Ne oldu hoca?” deyince o da “Kovdular beni.” demişti. O da enteresan bir şeydi. Düşünebiliyor musunuz bir futbolcu, hocasını yöneticiye karşı savunabiliyor. Şimdi nerede öyle şeyler?

1980 yılında Avni Aker’de Galatasaray maçında ayağım kırılmıştı. Galatasaraylı Gökmen ile çarpışmıştık ve 1 yıl futboldan uzak kalmıştım. O süre bana çok uzun bir süre gelmişti. Hattâ Gökmen maçtan sonra beni eve ziyarete gelmişti ama annem “Hem çocuğumun ayağını kırıyorsun hem de ziyarete geliyorsun!” diyerek kovmuştu onu. Ama sonradan annemi ikna etmişlerdi ve evde ziyaret etmişti beni. Çok güzel günlerdi o günler ve güzel günlerimiz daha fazlaydı.

günebakış: Sizin döneminizde nasıl bir taraftar profili vardı?

Necati Özçağlayan: Bizim dönemimizdeki taraftar gerçek taraftardı! O zamanlarda yöneticiler, futbolcular ve taraftarlar hep aynı felsefeyi yaşıyordu. Hepimiz Trabzonspor için vardık. Mesela ben bazen şahit olurdum. Faroz’da kahvehanemiz vardı ve onun karşısında da bakkal vardı. Bir gün orada oturuyorduk ve oradaki duvarda bizim posterlerimiz asılıydı. Yaşlı bir amca geldi ve “Oğlum habunlar bizim uşaklar mı?” dedi. Bakkal da “Evet amca, bunlar bizim uşaklar. Bak biri de dışarıda oturuyor!” dedi. Bakkal öyle deyince yaşlı amca gelip bana sarıldı ve beni öptü. Bana, “Uşağım sizden Allah razı olsun. Çok iyi iş yapıyorsunuz ama bana büyük kötülük yapıyorsunuz!” dedi. Ben de “Hayırdır amca ne yapıyoruz sana?” dedim. Amca ise “Benim hanım 70 yaşında. Trabzonspor’un maçı olduğu zaman tarlaya yollayamıyorum onu. Maç olduğunda radyoyu alıp gidiyor! Maç başlayınca da oturuyor, hiçbir iş yapmıyor ve maçı dinliyor. Gol olunca da atlıyor, zıplıyor. ‘Ne yapıyorsun hanım? Rezil ediyorsun bizi.’ dediğimde de  ‘Bizim uşaklar kazandı. Şimdi sevinmeyeceğim de ne zaman sevineceğim?’ diyor.” dedi. Trabzonspor sevgisi böyle bir sevgidir…

Düşünün insanlar ineklerini satıp deplasman maçlarımıza geliyordu.,! Bizimle beraber aynı otobüste olup, aynı restoranda yemek yiyorlardı. Zaman zaman gelip bizim odalarda yatıyorlardı! Öyle bir bütünleşme vardı şehirde. Taraftar takımını her şekilde sahiplenirdi. O zamanlar Trabzon çok fazla göç almamıştı ve küçük bir şehirdi. Herkes birbirini tanıyordu. Şimdiki gibi bir sıkıntı yaşamadık. Paranın fazlalaştığı her yerde olduğu gibi futbolda da kirlenme oldu. O zamanki taraftarlarla şimdiki taraftar mukayese edilemez. Üstelik o zamanki şartlar daha da zordu. Azla yetinmeyi biliyorlardı. Şimdiki gibi değildi. Biz de öyleydik mesela. Baktığımız zaman dışarıdaki kulüplere göre aldığımız paralar oynadığımız futbolun karşılığında çok azdı. Ama hiçbirimiz Trabzonspor’u asla terk etmeyi düşünmedik. Gidenleri bile Trabzonspor Kulübü kendi gönderdi. Yoksa hiçbir oyuncu kendi isteğiyle bir kulübe transfer olmadı. Zaten Trabzonspor istemedikten sonra o dönemlerde Trabzonspor’dan oyuncu alma şansın da yoktu. O tür güçlü bir lobimiz de vardı.

günebakış: O dönemki rekabetler de üst düzeydi ama o dönemlerin dostluklarını da bütün efsaneler anlatıyor…

Necati Özçağlayan: Gerçekten o zamanki futbolcular arasındaki dostluklar daha da farklıydı. Mesela Galatasaray’la, Fenerbahçe’yle oynardık ve maçtan sonra direkt uçuşlar çok fazla yoktu. Dolayısıyla maçtan sonra 1 gün konaklıyorlardı. Maçtan sonra Hacıbeşir’e gelirlerdi, birlikte mangal yapardık ve sonra otele dönerlerdi, bir gün sonra da İstanbul’a giderlerdi. Biz de İstanbul’a gittiğimizde aynı şekilde onlar bizi ağırlardı. Rekabet vardı ama rekabeti hiçbir zaman çirkinleştirmedik ve hep dostluk çerçevesinde kaldık. Ne olmuşsa saha içinde olmuştur. Mesela Hüseyin Hoca, hayatında hiç kırmızı kart görmemiştir. Ben 1 kere görmüşümdür. O da enteresan bir kırmızı karttı. Top toplayıcıya tekme attığım için kırmızı kart görmüştüm.

günebakış: Neden tekme attınız?

Necati Özçağlayan: Adanaspor ile kupa maçı oynuyorduk. Trabzon’da 2-0 kazanmıştık. Orada ise 3-0 mağlup durumdaydık ve son dakikalardı. 1 gol atsak maç uzatmalara gidecekti ve o esnada top taca gitmişti. Top toplayıcı topu alınca ben de ona birkaç kez “At oğlum.” dedim ama atmadı. Sonrasında bir an boş bulundum, topu attı ve suratıma vurdu. Ben de o sinirle beraber onun peşine koştum. O kaçıyor ben kovalıyorum… Hakem de Allah selametini versin Talat Tokat’tı. O da kırmızı kartı çıkartıp benim peşime koşmuştu. Top toplayıcıyı tellerin orada yakaladım ve bir tekme vurunca tellere yapıştı. Sonra döndüm baktım, kırmızı kart. Sonra doğru dışarı çıktım. Onun dışında futbol hayatımda sarı kart bile çok az gördüm. Hakemler bile ben kasti tekme atsam “Bu çocuk yapmaz.” diye kart göstermezlerdi bana. O dönemki oyuncular da hem futbol olarak hem ahlak olarak çok kaliteli oyunculardı. Sadece top oynamayı düşünüp rakiplerine saygı gösterirlerdi.

günebakış: Avni Aker’de unutamadığınız anılarınızdan bizimle paylaşır mısınız?

Necati Özçağlayan: Avni Aker’de benim için en önemli anılardan biri Liverpool’u yendiğimiz maçtır. Çünkü o zamanlar kimse yenmemişti Liverpool’u… Bizimle maç yapmaya geldiklerinde de “Köye geldik!” demişlerdi. Bizi hakir görüp “Burada futbol var mı?” gibi sözler söylemişlerdi. Kaptan Cemil’in penaltıdan attığı golle maçı 1-0 kazandık. Orada da “Penaltıyı kim atacak?” konusu oldu. Normalde penaltıları rahmetli Kadir atıyordu. Tabii Liverpool’a karşı oynuyorsun ve kalede Clemence, dev gibi bir adam. Böyle büyük bir takıma karşı ilk kez penaltı atmak pek kolay bir iş değil yani. Herkesin “Nasıl atacağım?” diye çekindiği anda rahmetli Cemil kaptan gitti, topu aldı ve “Ben atarım.” dedi. Sonra vurdu golü attı. Ardından rahmetliye, “Golü attıktan sonra neler hissettin?” diye sorduklarında “Ne hissedeceğim. Koydum, attım, gol oldu ve döndüm geldim.” cevabını verdi. Düşünün bu kadar mütevazı bir yaşantımız vardı.

Mesela Şenol, hırsından ve çalışkanlığından ısınırken 3-4 tane eşofman değişirdi. Ben de tam tersi. Herkes sahaya çıkıp ısınırken ben de kalorifere yaslanıp ısınırdım! Sonrasında 1-2 açma germe yapıp sahaya çıkardım. “Oğlum sen niye ısınmıyorsun?” diye takılırlardı bana. Ben de “Ben modern çalışıyorum! Sizin gibi değilim!” derdim onlara. Daha sonra futbolu bıraktıktan sonra 1987 yılında Münih Türkgücü’ne gittim. Orada hoca soyunma odasında açma germe yaptırıyordu ve sonra sahaya çıkarıyordu takımı. Maç öncesi yapılan çalışma için “Bu yenilik!” deyince, “Ne yeniliği, ben bunu 1974’te yapıyordum!” dedim. Hakikaten öyle. Soyunma odasında açma germe yapardım ve sonra takımla birlikte sahaya çıkardım.

günebakış: Trabzonspor’da futbolu bıraktıktan sonra yurt dışına gidişiniz nasıl gelişti?

Necati Özçağlayan: Futbolu bıraktıktan sonra Almanya’ya gittim. Orada Damla Genç adı altında bir Türk takımı vardı. Takımı da Trabzonlu ağabeyler kurmuştu. Onlar, “Hanımını da al gel. Hem burada tatil yaparsın hem de futbol oynarsın.” dediler. Biz de gittik ve 6 ay orada kaldık. Sonrasında Münih Türkgücü’ne transfer oldum. 6 ay da orada kaldım ve sonrasında Türkiye’ye döndüm ve antrenörlük hayatım başladı.

günebakış: Futbolu bırakmanızda taraftarın da etkisinin olduğu söyleniyor. Bu doğru mu?

Necati Özçağlayan: 1986 yılına kadar Trabzonspor’da futbol oynadım. En son dönemlerde seyirci “Dede, dede…” diye bağırmaya başladı. Zaten ben bırakmaya karar vermiştim ama “Dedeyi geçerseniz bir şey yaparsınız!” derlerdi de. Öyle kötü bir anlamda söylemiyorlardı. Yoksa o kadar uzun yıl bir takımda devamlı oynamak her futbolcunun harcı değildir. Trabzonspor, benim futbolu bırakmamın ardından da Danimarkalı Olsen’i transfer etmişti. O dönemde de Trabzonspor’un İstanbul’da bir maçı vardı. O maçtan önce biz de orada maç oynamıştık. Bizden sonra da Trabzonspor oynayınca bana “Dede, dede…” diye bağıranlar bu kez, “Necati varken bunu niye aldık? Keşke Necati devam etseydi!” dediler. Tabii bizden yana taraftarların bir sıkıntısı yoktu ama belli bir zaman sonra onlar da bir değişiklik istiyorlar. Biz görevimizi yapıyorduk sonuçta. Görevini yapan insanı değiştirip de yerine bir başkasını almanın bir anlamı yoktu. Ama yine de farklı oyuncuları görmek istiyordu tabii taraftar.

günebakış: Sayın Özçağlayan teşekkür ederiz.

Necati Özçağlayan: Ben teşekkür ederim.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
TEMEL DOGRU 3 hafta önce

necaati sen ts daki defans arkadaslarinla gelmis gecmis en iyi defans atamlari idiniz yine geri gencliginiz gelse yine oynasaniz takimi sampiyon yabarsiniz turgay kadir ve dozer cemille beraber

banner108