Her hac dönemi, rahmetli babaannemin anlattığı kıssa gelir hatırıma: “ Hacı adayları, komşulardan helâllik almak için ev ev dolaşırlar. Nihayet hamile bir kadının evine gelirler. Ona da diğerlerine sordukları gibi, ihtiyacı olduğu bir şeyin olup olmadığını sorarlar. Kadın yok der, ezilerek. Adaylardan biri , “Kızım söyle, söyle ki ‘oraya yol bulup bulmadığımızı’ anlayalım.” diye hitap edince kadının ete aşerdiği anlaşılır. Giderler, kasaba durumu anlatır ve ondan et isterler. Kasap , hazırda et kalmadığını söyler, kurnazca. Bizimkiler diretince bir hayvan kesebileceğini ancak belli bir süre içinde satamadığı etin parasını onlardan alacağını söyler. Bu kadar fırsatçı olamaz, inancı sömürmek bu kadar olamaz, diyerek adaylar dönerler ancak ‘yol arayan’ aday teklifi kabul eder. Bir miktar et, ulaştırılır adresine. Heyhat, kadın paketi alır, koklar. Allah niyetini kabul etsin! diye dua eder ve eti yere bırakır. Aday şaşırır, beğenmedin mi diye sorar? “Allah’ın yasakladığı eti nasıl yerim, der. Kasap, merkep etini satmıştır meğer. Hacı olmak için can atan adamcağız, parasını satılmayacak etler için haciz verdiğine mi, hamile kadına merkep eti götürdüğüne mi, yoksa hacca gidemeyeceğine mi yansın?

Günler  geçer, yolcular döner. Bizimki doğruca ziyaretlerine gider, o mübarek ortamı görenleri görmek için. “ Hayır,” derler, “ sen bize değil biz sana gelmeliyiz. Biz tavafı uzaktan yaparken sen Kâbe’nin içindeydin adeta...”

İlk hacımız “her yerde söylenemeyecek bazı şeyler” den bahsetti. “Tavafta eziliyordum, birden kendimi Kâbe’ye en yakın bir  yerde buldum. Baktım etrafımda kimse yok. Görevimi güzel güzel yaptım…” Devam edecekti, ama birden sustu. Biz de üstelemedik. Biz bundan fazlasına lâyık değiliz dedik.

  1. hacımızın hiçbir şeyden haberi yoktu adeta. Konuşmuyor, sadece bakıyordu. Sorularımızı duymuyordu. Mübarek hâlâ kendisini orada hissediyor…

Üçüncüyü ne siz sorun ne biz anlatalım. Portresini vermeyeceğim, yazmıştım ama sildim. O, dua etsin ona ve onun gibilere ders verelim derken kutsal değerlerimiz zarar görür endişemizin olmasına…

Neydi hacı olmak; neydi ihram giymek, neydi Arafat Dağına çıkmak, Hira’ya tırmanmak, neydi Safa ile Merve arasında koşmak? Bunları soralım kendimize.

Arafat Dağındaki farklı dil, farklı ırk, farklı bilmem hangi yapıdaki ama Yaradan’a teslim olma amacında birleşen bu kocaman birliktelik, Arasat Meydanındaki toplanmanın provası mıydı?

Yokluğun, açlığın; sabrın, şükretmenin, fedakârlığın meyvesi olarak bütün günahlardan arınıp bebek olmak müjdesi ile  aslında kim bilir belki günahlardan kurtulma imkânının bu erdemlerin, hac dönüşü de uygulanmasından geçtiği anlatılmak isteniyor?

“Hac, anlatılamaz ancak yaşanır.” diyerek anlatamayanlar acaba hissettiklerini hissettirmeyi başarabiliyorlar mı?

Gördüklerinizi hissettirin!

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner89

banner108