Warning: getimagesize(/home/gunebakiscom/public_html/images/banner/aaa.jpg): failed to open stream: No such file or directory in /home/gunebakiscom/public_html/amp/functions.php on line 0
Kıbrıs fatihleri

Kıbrıs fatihleri

Yemyeşil, uzun bir vadideydi. Hava günlük güneşlik. Rüzgâr, bir muştu verircesine tatlı tatlı yüzünü yalıyordu. Küçük dere sessiz sesiz uzayıp gidiyordu sarı güneşe doğru. Allah’ın adını, yüceliğini en güzel sesle terennüm eden ezanla düşünden uyandı. “Hayırlar olsun!” dedi. Kalktı, oturdu. Bitişik odaya kulak verdi, bir bebek mi ağlıyordu ne? Kendisini salonda buldu. Halası bitişik odanın kapısından neşeyle seslendi: “Gözün aydın yavrum, nur topu gibi bir oğlun oldu.”  Uykuda gibiydi, yoksa hâlâ düş mü görüyordu? Sağ elini yumruk yapıp orta parmağının sivri yeriyle başına vurdu. Acımıştı, öyleyse uyanıktı. Yerinde duramıyordu, pencereye gitti, camı açtı. Şafak söküyordu. Doğuya doğru, ileriye çok ileriye çekti onu gözleri.

Kunuri’de Çinliler tarafından kuşatılan 8. Amerikan kolordusu Türk birliğinden yardım ister. Türk komutan Mehmetçiklerine saldırı emri verir. Şiddetli çatışmalar ardından Türk birliği ablukaya düşer . Kahraman komutan, “ Hepimiz helâlleşelim, buradan sağ çıkmak çok zor. Mertlik destanı yazmanın tam zamanı!” der ve emri verir: “ Ablukayı yarın!” Abluka yarılmıştır ama birliğin yarısı şehit düşmüş veya yaralanmıştır. Arkada-şı gözünün önüne gelmişti Osman’ın. O, ne büyük askerdi: Göğsündeki kurşun, Os-man’ın arkasından gelen düşmanı boğazlamasına engel olmamıştı. Ardından dağ gi-bi devrilmişti, Mardinli Koca Mehmet. Tamam, bebeğin adını bulmuştu: Mehmet. Böylece arkadaşına olan vefa borcunu ödeyecekti. Gözlerini yumdu, başını ayağa kaldırdı: “Allah’ım sana şükürler olsun!” diye mırıldandı.

Aradan yıllar geçer Mehmet nişanlanır. Gün gelir baba ocağından, peygamber ocağına gider Komutanı, onu ve arkadaşlarını, rengini kanlarından aldığı, cetlerinden yadigâr kalan bayrağa âşık eder. Mehmetçik, anasının babasının değildir artık. O, toprağındır. Hanife anaların doğurduğu Mehmetler, komutanlarının elinde olgunla-şarak birer Mehmetçik oluverir.

  20 Temmuz Cumartesi sabahı, gün ağarmadan Kıbrıs’a kutsal yolculuğa çıkacak olan ilk birliğe komutan seslenir : “ Sizler, Yahya Çavuşların, Nene Hatunların, Sütçü İmamların torunları! Sizler, Kıbrıs’ta hürriyet bahçesinde soldurulan çiçeklerin yeniden açması için orayı kanla sulamak durumundasınız. Yıldırımlar sizin için ninni, şimşek-ler ışık, mermiler yağmur taneleridir. Unutmayın sizler er, onbaşı, çavuş filan değil-siniz, hepiniz birer paşasınız. Haydi aslanlarım gazamız mübarek olsun!” Bu hitaba lâyık olan Mehmetçikler, Allah’ın yardımıyla adaya çıkarlar. Amaçları yalnızca Türk-lere değil, aynı zamanda Rumlara da huzuru getirmekti. Hedef Yunan şovenizmini yıkmaktı. Osman oğlu Mehmet, omzunda tüfek, dilinde türkü, kalbinde hürriyet aşkı yanarak dağları, tepeleri aşar. Barışta mahzun görünüşlüdür ama cephede yanar dağlar gibi kükrer. Ancak yaralı askerlere su verir, aman diyene ateş etmez. Kadın-lara, çocuklara, yaşlılara dokunmaz. Zira babası Kore’de, dedesi Dumlupınar’da öyle davranmışlardı. Çünkü Hz. Peygamber öyle emretmişti.

Mehmetçikler son defa taarruz edip, işi bitirmek istediler. “Hücuuum!” diye bir kükre-menin ardından ileri atıldılar. Mehmet, en öndeydi; dev bir kahramandı. İnanılası gibi değildi. Birden göğsünde taze bir sıcaklık hissetti.

 “Bir mermi göğsünü dağıtmış diye

 Mümkün mü talihe Mehmet baş eğe?

 Meydan okur gibi kahpe feleğe

 Devrilirken gülümsedi Mehmet’im.”

 Yaratıldığı toprağa kavuşmuştu, son kere öptü onu. Dili en kutsal sözcükleri söyle-meye çalıştı: “Eşhedü en lâ-ilâ-he il-lel-lâh …