İstenmeyen ve rahatsız eden ses’miş. Köyde yoktu böyle şeyler. Tek tük araba geçerdi toprak yoldan, o kadar. Biz, “ses” denildi mi kuş sesini bilirdik. Kurulmuş saat gibi uyandıran horoz sesini… Yanan odunların çıtırdamasını… Suyun kaynamasını… Köpeğimizin havlamasını… Derelerin deli dolu çağıldamasını… Dalgaların ritmik şekilde kıyıya vurmasını… Rüzgarın esip savurmasını…

***

Şehre inince durum değişti tabi. Daha çok motorlu araçlardan kaynaklanıyor.

İnsan ve hayvanları olumsuz yönde etkiliyor, dengesini bozuyor. Gürültü kirliliği ya da ses kirliliği şeklinde açıklanıyor. Her şey, yüksek sesli müzik dinleyenler… Televizyonun sesini sonuna kadar açanlar. Avazı çıktığı kadar bağıranlar yüzünden…

***

Gürültü en çok düğünleri seviyor. Eğlenceyi anlayabiliyoruz, coşkuyu, mutluluğu…

Fakat böyle de olmaz ki, ses, bilmem kaç desibeli zorluyor. Kimse kimsenin dediğini anlamıyor, kulakları sağır edercesine bir gürültü. Oysa bazı dostlarınızla yıllar yıllar sonra karşılaşıyorsunuz. Gürültüye yenik düşüyorsunuz ve bir ses denizinde kayboluyorsunuz.

***

Ses seviyesinin kaç desibel olduğu ölçülebiliyor. Telefonun mucidi Alexander Graham Bell onuruna atfedilmiş.  20. Yüzyılın başında telefon güç ölçümlerinin yapıldığı sırada tanımlanmış. Listenin zirvesinde jet sesi… Havalı matkaplar ikinci sırada… Fabrikalar ve stereo müziği, ulaşım araçları takip ediyor. İşyerleri ve ev olarak devam ediyor liste… Bir şey ölçülünce sınırları da konuluyor. Belirlenen standartların üzerinde gürültü oluşturan konutlara… Ulaşım araçlarıyla iş yerlerine ceza uygulanıyor. Egzoz emisyon ölçümünü yaptıracaksınız. Eğlence yerlerinde artık daha dikkatli olacaksınız.

***

Sokağa adım attığımızda tarifsiz bir uğultuyla karşılaşıyoruz ve zamanla alışıyoruz.

Bir gün, sessiz araçlar devreye girerse… İnsanlar, cep telefonlarıyla bağıra çağıra konuşmayı bırakırsa… Trafik, durgun bir nehir gibi akarsa…

Çığırtkan satıcılar ortadan kaybolursa şaşırırız herhalde.  Yine de şehrin gürültüsünü özleyenler oluyormuş. Zamanla alışkanlık yaptığından, öyle çok fazla rahatsız etmiyormuş.

***

Hafta sonlarını, sırf ‘gürültü’den uzaklaşmak için iple çekiyoruz. Fakat sizin gibi düşünmeyenler de olabilir. Sabahlara kadar naklen yayın yaparcasına konuklarını ağırlamış ve uğurlamışsa… Henüz güneş doğmadan kırmaya dökmeye başlamışsa komşunuz. Söyleyecek söz bulamıyorsunuz.

***

Meslek hastalıkları arasında en yaygın olanı, gürültü nedenli işitme kaybı.

Motorlu taşıtlarla fabrikaları bir kenara koyalım. Sokakta, işyerinde bizden başka kimse yokmuş hissine kapılıyoruz. Derdimizi, uzaktakilere, daha daha uzaktakilere anlatır gibiyiz. Biri uyarsa postamızı koymak için bahane sayıyoruz. Sanki şu dünyada sadece biz yaşıyoruz. Oysa ne güzel söylemiş Mevlana: “Sesini değil sözünü yükselt. Çiçekleri büyüten yağmurdur, gök gürültüsü değil.”

***

Gürültüyü bu kadar da öcü göstermeye gerek yokmuş. Öyle kılıçları çekip savaşmadan, karşındakinin de insan olduğunu unutmadan. “Eğer bir şeyi çok istiyorsan biraz gürültü yapsan iyi olur” diyor Malcolm X.

Ağlamayan çocuğa mama vermezler” atasözümüzü boşuna öğretmiyorlar.

Fakat biz yine de sessiz olalım. Gürültünün, düzensizlik olduğunu hatırlatan ve hastanelerle bütünleşen “lütfen sessiz olun” işaretini veren fotoğraftan alacağımızı alalım. Uygarlığın ilk işareti sessizliğin sesi olsa gerek. Her şeyin tıkır tıkır işlediği bir sistem. Evde, sokakta, okulda, iş yerinde… Sen, onca eğitimi al, giyin kuşan, ardından da tanınmaz hale gel, yok böyle bir şey. Kırmızıda duracaksın.

Öyle ikide bir kornaya basmayacaksın. Ulu orta bas bas bağırmayacaksın.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner89

banner108