Eski bayramları yaşamak

Bu bayram ve her bayram, o güzel günleri yeniden yaşamak için gayret sarfederim. Bu, çok zor bir iş de değil, üstelik büyük keyif veriyor; haz içinde geçiyor o sayılı günler.  Çocukluğumdaki bayramları adeta yeniden yaşıyorum. Nasıl mı işte böyle!

Öncelikle arefe günü aile kabristanlığına gider, mezarları düzeltirim, ardından onlarla birilikte olduğumuz anları hülyama takar, gâh tatlı tebessümle, gâh buruk bir duyguyla yeniden yaşarım.İlk durağım dedemin ebedi istirahatgâhı. İstiklâl Savaşı’nda Yunan generalinin Mustafa Kemal’e   kılıcını teslim ediş anını  ne güzel anlatırdı. Bana annelik yapan babaannem onun yanındaydı,fakirlikten iyi bir doktora götüremediğim Yalçın’ım ortalarında. “Bayram amcam, en çok sevdiğin yeğenin yanında yine.” Evinden her ayrılışımda gizlice sıcacık yumurta veren büyüknenem yukarıdan bana gülümsüyor. Evimi toprakları üzerine kurduğum Yakup dede, yemeklerine beni de ortak eden Fatma yengem, ta yukarıda Fatma Anamız duruma hakim vaziyette. Şu aşağıdan inleme sesleri geliyor, tüylerim diken diken. Onları yok eden zehir, içimi sızlatıyor. Ortalara doğru yöneliyorum.Büyük dedem müftü Ali Efendi karşısında tazimdeyim.Onun hafız torunu hemen yanında. Bir çocuk ağlasa, “hamoşoo!” diye hüzünlenen müşfik babam. Kimsesizliği adının söylenmemesine bile akseden Mares, yine boynu bükük duruyor, “Müslümanlık nerde, insanlık yerlerde” deyiveriyorum birden haykırarak içimden…

Mahalleye indim, eski evin önündeyim. Harmanda;dut ağacı ortada, sağında solunda siyah üzümün tepeden tırnağa sarmaladığı karaağaçlar, pencere önünde beyaz üzümlerin asılı olduğu dışbudak ve hemen yanında görkemli koca meşe ağacı. Bahçecikten Hacere teyzem ve kadife sesli  eşi Cafer Aga, Gümüşlü’den tonton Muhammet abi ve  çok nazik eşi, Zaferli’den Mehmet dayımın çocukları… Hep eskiler konuşulurdu, şimdiki gibi…Arada bir de birbirlerine takılırlardı.Teyzem biraz sertti,babaanneme laf atardı.Cafer Aga, “Sus Hacere!” diyerek uyarırdı onu. Bahçecik muhtarı teyzemin oğlu Mahmut Bayramoğlu,Demirel geldiğinde onun evinde kalırdı. Hastalık derecesinde bir  siyasetçiydi, toprak reformunu ilk gündeme getiren Ecevit’ten söz açılmasına izin vermezdi. Erbakan için ise dini hassasiyetler nedeniyle olsa gerek pek bir sınırlama getirmezdi.

O günlerde anlatılan meşhur bir öyküyle iyi bayramlar dileyelim. Taşçıoğlu Ahmet’in hikâyesi. Lâfını esirgemez, mukallit bir. Ramazan günü Akçaabat’tan köye yaya geliyormuş. Hava çok sıcak,açlık değil ama susuzluk canına tak etmiş. Bayırın bir yerinde bir oluk görmüş. Pırıl pırıl bir su, ne kadar da serin görünüyor. Bir ahu gibi de güzel. Yaklaşmış, yaklaşmış ki  oruçlu olduğu aklına gelmiş, durmuş.Başını yana çevirmiş,ama ciğerleri yanıyormuş. Dayanamamış suyun  tahrik eden şakırtısına, yukarı bakmış,ellerini açmış: “Rabbim, bu Ramazan seneye gene gelecek ama bu Ahmet bakalım gelebilecek mi?...” demiş. Ardından  ellerini birleştirmiş ve uzatmış oluğun altına…

Torunlara  güzel hatıralar bırakma umuduyla, hayırlı bayramlar…


 

                                                                                                                            



 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner89

banner37