Avrupa Birliği Komisyonu, Türkiye'nin 2018 yılı ilerleme raporunu açıkladı. "Türkiye'nin insan hakları ve hukuk devleti alanlarında dev adımlarla AB'den uzaklaşmaya devam ettiği" ifade edildi. Şimdi soru şu! Türkiye'nin sözde uzaklaşması kimin çıkarınadır? AB kendi çıkarını mı önce düşünür yoksa Türkiye'nin çıkarını mı? 31 Temmuz 1959 da Türkiye o zamanki adı "Avrupa Ekonomik Topluluğu" olan AB'ye üye olmak için başvuruda bulundu. Geçen 59 yılda bir "Hıristiyan Birliği" olduğu anlaşılan bu birlik Türkiye'yi oyaladı ve kapıda bekleterek başta gümrük birliği olmak kaydıyla bir çok konuda Türkiye'yi sömürmeğe devam etti ve etmektedir.

Anlaşılan o ki, Avrupa Birliği kurumlarının ve AB’ye üye devletlerin yönetimlerinin Türkiye’nin beklentilerine orta vadede cevap verme gibi bir niyetleri yok. "Geri Kabul Anlaşmasının" imzası sırasında verdikleri sözleri çoktan unutmuş durumdalar.

Türkiye'yi zor durumda bırakacak rapor içeriği tamamen gerçeklerden uzaktır. İnsan hakları dünyanın her yerinde olması gerekirken, kendi çıkarları için zulme maruz bıraktıkları Müslümanlar ve İslam coğrafyasında olup bitenler sanki kendiliğinden olmuş gibi yüzsüzce davranmalarına asla kabul edilemez! Türkiye’den anlaşmanın gereklerini yerine getirmeye devam etmesini istemeyi biliyorlar da, geçen yıl bu vakitler başlaması gereken Türk vatandaşlarına vize muafiyeti uygulamasından hiç söz etmiyorlar. Brüksel’in bu tutumu sürpriz mi; ilk defa mı karşılaşıyoruz yarım yüzyılı geçen ilişkilerimizde! Hayır. Hemen akla gelen buna benzer bir kaç durumu hatırlayalım. Yıl 1973. Türkiye ile AET arasında imzalanmış Ankara Anlaşması’nı tamamlayan Katma Protokol Yürürlüğe giriyor. Belgeye göre 22 yılda Türkiye ile AET ülkeleri arasında Gümrük Birliği tesis edilecek. Nitekim 1995’te de bu gerçekleşiyor. Belgede aynı zamanda 1985’ten itibaren Türk işçilerinin AET ülkelerinde serbest dolaşım hakkına sahip olacaklarına yer veriliyor. 1980 darbesini bahane eden AET ülkeleri Türk vatandaşlarına vize uygulamaya başlıyorlar. 1981’den itibaren Avrupa kurumları Türkiye ile ilişkilerini askıya alıyor. Ortaklık Konseyi toplantıları bile yapılamıyor. 1985 gelip çattığında, o zamanki adıyla Batı Almanya’nın katı tutumu yüzünden Türk işçilerinin serbest dolaşımı başlayamıyor. Hatta Almanya Türkiye ile görüşmelerin tekrar başlamasının ancak Ankara’nın bu konuda ısrarından vazgeçmesi hâlinde mümkün olacağını vurguluyor. Rahmetli Özal 1987’de Avrupa Topluluklarına tam üyelik için müracaat ettiğinde “uzun ince bir yola çıktık” diyor. Nasıl olsa en fazla 6 yılda üye olacağımız, işçilerin de o zaman serbest dolaşım hakkına sahip olacağı hesabı yapılıyor. Fakat üyelik gerçekleşmediği gibi, bırakın işçileri turistik amaçla AB ülkelerine gidecekler için bile vize uygulaması yıllardır devam ediyor. Yıl 1999. AB’nin Helsinki Zirvesi’nde Türkiye’ye adaylık verileceği söylenmekte. Türkiye’de “Nihayet AB’ye Giriyoruz” havası hâkim. Fakat Zirve kararının taslağı basına sızdığında görüyoruz ki, AB Türkiye’yi aday ilan ederken, Kıbrıs ve Ege anlaşmazlıklarının çözümünü de ön şart olarak getirmiş. Başbakan Rahmetli  Ecevit, o şartlar varken Helsinki’ye gitmek istemiyor. AB Dönem Başkanı ve Finlandiya Başbakanı Lipponen Ecevit’e bir mektup yollayarak, “Türkiye’nin önüne diğer adaylardan farklı hiçbir şartın getirilmeyeceği” taahhüdünde bulunuyor. Başbakan bu söz üzerine Zirve’ye katılıyor. Birkaç ay sonra Avrupa Birliği Türkiye için ilk Katılım Ortaklığı Belgesi’ni yayınladığında Ankara’nın canı çok sıkılıyor. Zira Kıbrıs ve Ege konuları hem de kısa ve orta vadeli Siyasi Şart olarak Türkiye’nin önüne konuyor. Bugün de oldukları yerde duruyorlar. Aradan 18 yıl geçmiş; Lipponen’in mektubunu hatırlayan bile yok. Sanki hiç yaşanmamış gibi. Bu sahtekârca tutum bu gün de devam etmektedir.

AB tarafı Aralık 2004’te, “Siz Gümrük Birliği’ni tüm AB üyelerini içerecek şekilde genişletin. Biz de sizinle müzakerelere başlayalım. KKTC’ye uygulanan izolasyonu da hafifletelim” teklifinde bulunuyor. Türkiye, “olabilir” diyor. Hatta Temmuz 2005’te AB ile gümrük birliğini tüm yeni üyeleri de kapsayan bir sözleşme de imzalıyor. Gel gör ki, AB tarafı Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'nin baskılarına teslim oluyor. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti için kolaylaştırıcı tek bir adım atmıyor. Müzakere sürecinde sürekli frene basıyor. Tabiatıyla Türkiye de, söz konusu sözleşmeyi yürürlüğe sokmuyor. 60 Yıldır AB tarafından dolandırılarak yukarıdakilere benzer onlarca örnek yaşanmıştır. Türkiye'ye verip tutmadıkları sözlerden hazırlanacak "Dolandırıcılık Tüyoları" isimli kitap en çok satanlar arasında kesin yer alır. Özellikle maç devam ederken oyunun kurallarını sürekli değiştirerek "dolandırıcılığın doktorası" yaptıkları ve Türkiye'yi oyalama çabalarını artık gizlememektedirler.

Ancak; Türkiye artık eski, Türkiye değil, AB verdiği sözleri tutmayarak türlü bahanelerle Türkiye'nin AB yolunu tıkama gayretleri zamanla aleyhlerine döneceği açıktır. Türk Milletinin AB'ye güveni kalmamıştır. AB'nin Türkiye ile ilgili niyeti tam üyelik olmadığı şüpheleri artık kesindir.

Sürekli lafı eğip bükerek, almam demeyerek kapıda bizi bekletmek çıkarlarının gereği olduğu alenilik kazanmıştır. Türkiye dolandırılmaktadır. Bizim onlara ihtiyacımız yok, onların bize var.

Artık bu son rapordan sonra ufukta  "yeni birlikteliklere" doğru yelken açan Türkiye görürüz...

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner89