Futboldan pek anlamam. Genel olarak sonuçlarını alırım ama eskiden olduğu gibi artık maçlara gitmek, fikstürü takip etmek, maç kritiklerini izlemek gibi bir adetim yoktur.

Bir zamanlar vardı; tutkunu, hastası ve mübtelasıydım. Yıllar içinde bu alışkanlığımı bıraktım. Bir zamanlar biz de mahalle aralarında top koşturur, Trabzonspor’un o yıllardaki oyuncularına benzemeye çalışırdık. Dobi Hasan olurduk, Dozer Cemil diye seslenirdik. Hafta sonu Trabzonspor maçlarını iple çeker, paramız olmadığı için Avni Aker’in deniz tarafındaki kale arkasında veya Endüstri Meslek Lisesi’nin bahçesindeki ağaçlara tırmanır, maçı izlemek için saatlerce ağaçta kalırdık.

Hele Fenerbahçe maçları çok büyük eğlence ve heyecana dönüşür, Uzunsokak’ta üstüne Fenerbahçe bayrağı örtülmüş tabutu omuzlarda dolaştırır, ağıtlar uydurur, Trabzon sloganları atardık. Bütün şehir adeta ayağa kalkardı; hareketli, heyecanlı, şen, şakrak yıllardı.

O zamanlar Trabzonspor yerel milliyete sahipti. Yani bütün oyuncular Trabzonlu futbolculardan oluşuyordu. Toprak sahalarda, Trabzon’un yetiştirdiği öz evlatları, aralarında hiç yabancı futbolcu bulundurmaksızın, para-pul, transfer ücreti beklemeksizin sadece Trabzon için, sadece spor için mücadele ederlerdi. Bu nedenle taraftar desteği güçlü ve anlamlıydı!

1996 Yılında Trabzonspor’un garanti görülen şampiyonluğu çeşitli ayak oyunlarıyla kaybettiği ve bunun üzerine yönetmenliğini Onur AYDIN'ın yaptığı 'Yağmur: Kıyamet Çiçeği' adlı filmde, bordo mavili camiayı derinden sarsan bu olayın ele alınmasından, intihar eden, elini kesen taraftarların içine düştüğü travmadan sonra futbol ile ilgilenmeyi bıraktım. Futboldan soğudum, içim üşüdü! Bu soğuma, takıma, spora veya Trabzon’a karşı değil; futbol oyunu arkasındaki öteki oyunlara karşı oluşan bir soğuma!

Geçen hafta sonu Trabzonspor- Ankaragücü maçı öncesi Trabzon’da bir miting vardı. Taraftarlar, şehrin önde gelenleriyle birlikte, Trabzonspor’a karşı yapılan haksızlığa dikkat çekmek için bir yürüyüş gerçekleştirdiler ve Akyazı Stadındaki maça ondan sonra geldiler.

Son senelerde hemen hemen bütün kesimlerde Trabzonspor’un haksızlığa uğradığı, kupasının adeta gasp edildiği yolunda bir inanış, algı ve buna karşı bitmeyen büyük bir tepki var. İstanbul takımlarının korunduğu, spordaki başarı ile bu koruma duvarının aşılamadığı iddiası var. Bu algı, hiç dağılmayan kara bir bulut veya sokaklara yayılmış bir radyasyon gibi şehrin havasını kirletmekte, insanların moralini bozmaktadır.

Durum böyle iken kimse çıkıp da bu gidişe bir dur diyelim, soruna bir çözüm bulalım demiyor. Şehrin insanlarını memnun edecek, hakkı haklıya iade edecek bir adım atmıyor. Zamanla unutulur gider düşüncesiyle konuya karşı bir ilgisizlik var. Öyle anlaşılıyor ki unutulmak bir yana gittikçe artan öfke, tepki ve güvensizliğe dönüşüyor. Yetkililerin konuyu geçiştirmeyi, zamana yaymayı bırakarak ciddi adımlar atmaları, çözümler üretmeleri gerekir.

Üs tüste şampiyon olduğumuz yılların özelliklerine ve kodlarına geri dönmemiz gerekir. Yani transfer ve büyük paralar yerine Trabzonlu, yerel ve bize ait bir takım oluşturmak; sonra bu takıma gerekli moral-motivasyonu verecek bir rönesans gerekir diye düşünüyorum.

Girişte futboldan pek anlamam diye söze başlamıştım. Gördüğünüz gibi pek anlamıyorum. Rant, şike, hile, şan, şöhret, transfer borsası, her türlü aklama konularından anlamıyorum. Çünkü sporda yetenek kadar,  “zeki çevik ve aynı zamanda ahlaklı” da olmak gerekir.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner108