Tören ardından mağrur aslanlar, bir serap gibi ortalıktan yok olurlar. Gazi Muzaffer Dede, törenden törene görebildiği, Tınaztepe’deki arkadaşının birlikte çay içme teklifini ekmek parası kazanma vaktinin gelmesi sebebiyle yüreği burkularak kabul edemez. Sahi ne hassas yüreği vardı bu gazi dedenin. İki saat önce de Mustafa Kemal’in ardından yürürken yine yerinde duramıyordu.

Evine gitti, gözünün nuru gibi koruduğu, Peygamber ocağından kalan yadigârlarını üzerinden çıkardı, ihtimamla onları sandığa yerleştirdi. Ardından “Bağımsızlık Allah’a inananlarındır.” diyerek çarpışan yüce insanlara verilen madalyasını öperek, harabe üstünde görünmemesi için ceketinin içine taktı. Tezgâhı aldı, yemeden çıktı.

Gazi Dede parkta niyetçilik yapıyor. Geçimini; şansını, kısmetini öğrenmek isteyen meraklılara bağlamış. Çocuklar uzun kulaklı, tombul tavşanı ve ak güvercini görünce koşup gelirler. Bu güzel ve sevimli hayvanların sahibinin törende hayranlıkla izledikleri gazilerden birinin olması onları şaşırtır. Hüzünle sorarlar o büyük insana: Gazi Dede, senin elbisen hani?

Dede, 80 milyon insanı titreten, utandıran müthiş cevabı verir: “O elbisenin haysiyetini, şerefini düşündüğüm için onu bu işi yaparken giymedim.”

O; böyle düşünürken, yaygaracı Müzeyyen Hanım, baloda genç görünebilmek gayesiyle maskara bir elbise hazırlatmıştı kendisine.

Büyüklerince “yaramaz” sıfatına layık görülen bir çocuk; gazilere saygısını, görevini birkaç niyet çekerek kendi çapında gösteriyordu. Öte yandan aynı büyüklerin “deli” diye küçümsediği insan, akıllara tarih şuuru aşılamaya çalışıyordu: “Onları çalıştırmak, o halde yaşamaya bırakmak hepimizin ayıbıdır.”

Birden, İstiklâl Savaşı’nın manevi önderine, millete bahşettiği;

 “Bu ezanlar  ki şehadetleri dinin temeli –/ Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli”  dizelerinin terennümüne kaynaklık eden “Allahü Ekber, Allahü Ekber…” nidaları yükselmeye başlar. Gazi Dede’nin yüzünde nur peydahlanır. Tezgâhını, kutsal emaneti gönül rahatlığıyla teslim edebileceği küçük dostuna bırakarak mabede yönelir.

Mana âleminden madde âlemine dönen pir-i fâni, tezgâhının zabıtalarca götürüldüğünü görünce yıkılır. Hayır, onu yıkan ekmek teknesinin yok olması değildi. Onu yıkan namerde muhtaç kalacak olmasıydı. Yüreği buna dayanamadı, olduğu yere yığıldı, öylece kalakaldı. “Kimsesi yok ki haber verelim!” dediler.

Bir diziden alınan bu hikâyenin kahramanı; Tevhid’i kurtaran kişi nasıl kimsesiz olabilirdi; oysa biz, hepimiz onun çocukları değil miydik?

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.