banner114

‘Canı çok sıkkındı’ ile açıklanamayacak kadar canı sıkkındı.

Eşyalarını topladı, kitaplarını… Bir mektup yazmaya başladı ki… Mektup mu yazıyordu yoksa ağlıyor muydu, tam olarak emin değildi. Gözyaşları karışıyordu yazısına ama olsun, belki böylesi daha iyiydi. Birçok kelime, bahar yağmurları gibi dökülen gözyaşını yiyen tohuma dönüşüyor, belli belirsiz anlaşılıyordu o kadar.

Ayağa kalktı, denize baktı, elbiselerini doldurduğu kutulara, kitaplara…

Bazılarını annesine bırakacaktı, bazılarını kız kardeşine, teyzesine…

Artık evden çıksa iyi olurdu. Her an vazgeçebilirdi aptalca düşüncesinden…

***

Dünyanın en dertli insanı ben miyim” diye mırıldandı, değildi tabi…

Ya bensem” sorusunu kendisine kaç kez sorduğunu hatırlamıyordu bile.

Aracına bindi, komşusuyla göz göze geldi o kadar.

Başını eğerdi böyle durumlarda, selamlaşma yerine geçerdi.

Sanki ilk kez fark etmiş gibi daracık yollara taktı bu kez.

Nasıl geçip gidiyordu bu patikayı andıran dağ yollarından? Büyük araçlar, daha daha büyükleri… Belki de bu sıralar kendisi sığmadığı için arabalar da sığmıyor sanıyordu.

Sahil yoluna varmıştı, müziği sonuna kadar açtı ki hiç yapmazdı. Sağından solundan geçenlerle müzik zevki aynı olmayabilirdi. Kim bilir belki de onların canları daha sıkkındı.

Derin bir nefesin ardından gaza yüklendiğinde trafik cezaları geldi aklına.

***

En ağır cümleleri duymasının üzerinden henüz kaç gün geçmişti ki? 

Ne zamandır kafasında kurduğu yere yaklaşmıştı.

Dönemeçten sonra sola sapacak ve denize bakan kayalıklarda…

Yok canım” diyerek kendisini durdurmak istediği sırada öyle bir hapşırdı ki…

Çok yaşa” diye bir ses duydu ama kimsecikler yoktu yanında yakınında…

Gözleri büyüdü, beyni karıncalandı fakat yine aynı şey oldu.

Yine aynı sesi duydu, “çok yaşa”… “Kimseler yokken sesler duymaya başladığınızda tehlike çanları çalmaya başlamıştır” derdi edebiyat öğretmeni. Ya kulaklarınız iyi işitiyordur ya da… İkinci ihtimali düşünmek bile gereksizdi çünkü çok fazla zamanı kalmamıştı. Aracından indi, uzun saçları rüzgârda savrulurken gözlerinden yaşlar dökülmeye devam ediyordu. İçindeki gözyaşı gölüne ve tam da böyle anlara denk gelişine takılıp kaldı.

***

Yaban gülleri ile çevrilmiş kayalıklar arasından zorlukla ilerlerken denize baktı, çarşaf gibiydi. 

Delirdim mi, ne yapıyorum” diye mırıldandı, o kadar.

Yıllar öncesinde bir ara tırmanırken ter içinde kaldığı tepeye ulaştığında başının döndüğünü hissetti. Mektuplara ve kuru çiçeklere sarılı zinciri cebinden çıkardı, uçuruma doğru fırlatınca daireler çizerek aşağılara doğru uçtuğunu gördü. Biraz sonra olacakları düşününce…

Derin bir nefesin ardından kararsızlığının gittikçe daha da büyüdüğüne hükmetti. Fotoğrafını çekseler, “ne yapıyorum ben” diyen kafa sesini de bir baloncukta göstermeleri gerekirdi.

Yeniden hapşırdı ki tam olarak kaçıncı kez olduğunu hatırlamıyordu bile…

Yine aynı sesi duydu, “çok yaşa”… Sağına soluna baktı, yine aynı yalnızlık.

Kuş sesleriyle ağustosböceklerine eşlik eden deniz rüzgârının tam ortasında…

Sesin sahibini aramaktan vazgeçtiği sırada bir kez daha hapşırdı.

Başını salladı, gözlerini kıstı, dudaklarını ısırdı, yüz hatları değişmişti.

Sanki bir tebessüm yayılmıştı yüzüne, bir el dokunmuştu omzuna…

Gökyüzüne baktı, toplanmaya başlayan bulutlara… Ona mı öyle geliyordu yoksa öyle miydi? Bulutların ‘çok yaşa’ yazmak için oradan oraya koşturduğuna yordu bu görüntüyü…

***

Nasıl bir kâbustu bu böyle?

Alnında biriken ter taneciklerini elinin tersiyle silerken bir rüyadan uyandığını anladı.

Yeniden kapatıp açtı gözlerini, ovuşturdu, evet, bu bir rüyaydı.

Başucundaki kitabı aldı, içinde adeta ütülenerek kurutulan çiçeklere baktı bir süre.

Koklamak istediğinde yine aynı şey oldu, hapşırdı.

Annesinin sesini duydu, “çok yaşa”… Altını çizdiği cümleyi yeniden okudu, yeniden...

***

Çok Yaşa…”

Büyük film çevirmek isteyenler için yetersiz kalsa da kısa metrajlılar için küçük bir hikâye...

Hapşırmak, tüm inançlarda karşılığı olan ilahi bir işaret…  

Huzur içinde yat, tanrı seni korusun, sağlıklı yaşa, çok yaşa

Bizim kültürümüzde “çok yaşa” diyenlere “sen de gör” ya da “birlikte” diyoruz.

Yanlış bilinenin aksine hapşırırken kalbimiz durmuyor ama ritmi değişebiliyor.

Uyurken, iyi ki hapşırma sinirlerimiz de uyuyor…

160 kilometre hıza ulaşan hapşırığın, havaya yüz bin mikrop saçtığını söylüyor uzmanlar.

Yani kısaca özetlersek, biz temizlenirken kirleniyor dünya…

Yine de hapşıralım, sakın ola ki hapşırığımızı içimizde tutmaya çalışmayalım.

Gün bugündür, kötü rüyalarımızdan bir an önce uyanalım.   

Çok yaşayalım, iyi yaşayalım ve yaşadıklarımızdan öğrendiklerimizi unutmayalım.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
YASEMIN ÖDEN 3 ay önce

ÖYLE GÜZEL VE ANLAMLI KONULARA PARMAK BASIYORSUNUZKI BIR COK UNUTULAN KONULARI HATIRLAMAMIZA VE DERS ALMAMIZA VESILE OLUYORSUNUZ KUVVETLI BIR ÖKSÜRUK VEYA HAPSIRIGIN SAGLIK OLARAKTA BIZLERE KATTIGI COKKK SEYLER VAR KALEMINE YUREGINE SAGLIK... KIYMETLI HOCAM BAHAETTIN KABAHASANOGLU GÖNLÜNE SAGLIK

banner108