Harmancık…

Çelik çomak cennetimiz…

Ahşap taş karışımı kiremit örtülü evimizin sırtını yasladığı tepenin üzerindeydi.

İki köyü ortasından kestiği için olacak “Kılıçtepe” koymuşlar adını…

Vonoz’a, daha da aşağılara, Mağara Önü’ne kadar inerdi.

Bu tepeyi aşan bir at yolu vardı. Gittikçe silikleşen soluklaşan ve kaybolan…

***

Patika kıvrıla kıvrıla tepelere doğru tırmanırdı.

Gugultaş’ın yanından… Kekik ve kır çiçekleriyle çevrili yolda ilk durağımızdı.

Küçük bir düzlüğe yayılan yosun tutmuş taşlar karşılardı bizi…

Yosunları ıslatılarak ezildiğinde genç kızların ellerine ilk kına koydukları yer burasıydı.

Ve Harmancık… Çimen çiçek cennetimiz. İnek ve koyunlarımızı otlattığımız…

Tekerlekli arabalar yapıp yarıştığımız…

Zaman zaman yağmur duasına çıktığımız Harmancık…

Büyük Gelinin Evi” dediğimiz…

Kafkas Cephesi’nde şehit düşen büyük büyük amcamızın evi buradaydı.

***

Etrafında kışa dayanıklı bodur ağaçlar...

Çıplak ayaklarımızın altındaki çimenler ipek bir halıyı andırırdı.

Harmancık’ın başladığı yerde dikerdik bir metre uzunluğundaki çubuğu…

Hafif eğimli olması gerekirdi, dünyanın güneşe karşı durduğu gibi…

Üstüne “çelik” dediğimiz parçayı koyduğumuzda…

Özene bezene yaptığımız çomaklarla vurduğumuzda vınlayarak uçardı tepelere doğru.

Yamaca yayılanlar beklerdi. Ya çomaklarla çeliğe vuracaklar ya da havada yakalayacaklardı. Çeliğin, düştüğü yerden dikilen çubuğa doğru atılması oyunun en heyecanlı anıydı. Bir metre kadar yaklaşırsa oyuncular yer değiştirirdi.

Beyzbol gibi bir şey olmalı…

Kendisine doğru fırlatılan çeliğe, elindeki değnekle iyi bir vuruş yapabilirse…

İstriç ve pelitlerle çevrili, yer yer dikenlerle kaplı yamaçlarda ara ki çelik bulasın.

Beş, on, on beş” diye adım atılarak sayılır, yüz olunca “dalya” derdik.

Bağırır çağırır, zaman zaman da kavga ederdik.

Kimler yoktu ki? Burhan, Süleyman, İhsan, İrfan, Haluk, Mustafa, Mahmut, Cevdet, Cevat, Fatih, Osman, Abdullah, İlyas…

Bir önceki nesilden devralmıştık bu oyunu…

Bazen daha yukarılardan bir yerlerden izlerlerdi bizi…

Çelik çomak oynarken hayat dururdu sanki…

En iyimiz Burhan’dı. Çelik, bilinen sınırları onunla aşar, çoğu kez kaybolurdu.

***

Elektriğin henüz gelmediği, gaz lambasıyla idare ettiğimiz günler…

Bu yüzden gün ışığını çok iyi değerlendirmeliydik. Özellikle de inekleri beklerken…

Tarlanın Dibi, Kuş İncirinin Yanı, Koru… Fakat ille de Harmancık

Sağında solunda bahçe filan olmadığından işimiz kolaydı.

İster ders çalış, ister roman oku… Korkma ki hayvanlar gözden kaybolacak ya da birinin tarlasına dalacak… ‘Kıran’ dediğimiz bu yamaçların çayır çimenine bayılırlardı.

Yerlere kadar eğilen istriç ve pelit dallarına da…

***

Harmancık…

Çok sıcak geçen yaz günlerimizin ‘yağmur duası’ alanıydı.

Cami önünde bekletilen mezar başlığı alınır… Dualarla dereye bırakıldıktan sonra Harmancık’a çıkılırdı. Oyun alanımız, bir anda dua alanına dönerdi.

Avuç içlerimiz yere dönük şekilde dua ederdik.

Daha öncesinden topladığımız kaymaklar, büyük kazanlarda kuymağa dönüşür…

Yağmur duasından sonra dağıtılırdı.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner108