Hira’da bir ses yankılanıyordu, derinden derine; lahuti bir sesti, Fatiha’yı seslendiri-yordu. Günlerden sonra   o ses şekle büründü: “Oku” dedi. Mağara müdavimi korku içinde titreyerek, “Ben okuma bilmem.” deyiverdi usulcacık. Emir üçüncü kez tekrar-landı: ”Yaratan Rabbinin adıyla oku!  O, insanı bir kan pıhtısından yarattı. Oku! Rab-bin, kalemle öğreten, insana bilmediğini  bildiren  en büyük kerem sahibidir.” (1)  Bu defa  söz, Rabbi tarafından  anında  resülünün hafızasına kaydedildi.

 Yüce Kur’an’ın ilk emrini, ikramların en büyüğü olan bilimi öğretmeyi amaç edinen bir mesleğin mensubu olmaktan bir kez daha gurur duyduğum bugün, şöyle bir maziye çekti beni gözlerim: Liseli yıllarda bütünlemeye kalan birkaç arkadaşa  Fransızca dersleri vererek başlamıştım bu kutsal mesleğe. 7 yıl ifa ettiğim imam hatipliğimde de köyde okul olmadığından öğleye kadar elifba’yı, öğleden  sonra  yeni alfabeyi öğreti-yordum. Dönemin Trabzon il müftüsü Fazlı Can, çok soru sorduğumdan pek seveme-mişti bu fakiri ama  en iyi öğretici ünvanını  vermekten de kendisini alamamıştı.

Öğrencilerimize  muhakemeye yönelik sorular sormaya, ezbere yer vermemeye gay-ret ederdik. Bu anlayışı  ta ilk okul 2.sınıfta iken okur yazar olmayan rahmetli saatçi Hüseyin amcadan almıştım. Bana takvim yaprağını okutur, ”Bu adam bu yazıyı niye yazdı? Sen olsan nasıl yazardın?” gibi 2,sınıfın üstünde sorular sorardı. Ha bir de üniversite yıllarında bir kişi daha vardı, rahmetli kayınpederim. O, bana herhangi bir konuda yazarların, düşünürlerin  düşüncelerine karşı farklı düşünce ileri sürebilmemin yollarını açtı. ”Onlar öyle düşünüyorsa, ben de böyle düşünüyorum, diyeceksin.” derdi.

Öğretmenlik yaptığım yıllarda, “Bana engel olmayın, öğrencilerimle aya değil, güneşe bile çıkarım.” demişsem bunun kaynağında bilhassa bu iki kişinin verdiği gücü görmü-şümdür hep. Öğrencilerimle sürekli tartışma ortamı yaratırdım.Onların düşüncelerine ön verirdim. Hiçbir zaman yanlış demedim, açıklamalarına “çok güzel”di olurdu hep karşılığım. Onların düşüncelerini yazar, şair, düşünürlerinkilerle karşılaştırmam hoşla-rına gidiyordu. Akçaabat’ta ilk açıkoturumu bu yaklaşımın sayesinde yaptık. İstisnasız bütün öğrencilere münazara yaptırdık. Öğretmen arkadaşlar, “Bu kadar başarılı ola-caklarını beklemiyorduk.” derlerdi hep. Allaha şükür güven verdik, güven aldık…

 Sınav kağıtlarını toplar toplamaz cevap anahtarlarını panoya asardık. Kompozisyon edebiyat öğretmenleri için ayrıcalıklıydı. Kağıtları dağıtır; öğrencilerin güzel cümleleri yanında hatalı cümlelerini de görmelerini sağlardık…Şimdilerde soruların olduğu kâ-ğıda cevaplar yazdırılıyor.. Cevap anahtarları  için pano yasak alan ilan edilmiş. Bu sorunu defalarca yazdığımız halde hiçbir cevap alamadık. Bu fakirin soru ve cevap anahtarları tatlı bir hatıra olarak arşivimizde saklanmaktadır. Zaman zaman onları alır, onlarla sohbet eder, dertleşir, gururlanır sonra vedalaşırız.

Üniversiteli yıllarda bugüne ders veren bir hatırayla yazımızı bitirelim. Eğitim fakülte-sinde  arkadaşlar, hocamız rahmetli Bener Cordan’a, “Bizim dışımızdaki fakültelerde kıravat zorunluluğu yokken neden bizde var. Biz niye takım elbiseli olmak zorunda-yız.”  şeklinde serzenişte bulundulardı. Bener Bey de, ” Yavrum, siz öğretmen olacak-sınız. Siz, farklı olmak durumundasınız.” demişti. Susmuştuk, utanarak; ama gurur-lanmıştık da hani.      

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner35

banner37