banner114

Yaklaşık bir hafta oldu ‘’Huzur Sokağı’’ aramızdan ayrıldı. Rabbim mağfiretiyle muamele eylesin. Şule Yüksel ŞENLER’ ablamızdan bahsediyorum. Hemen hemen çoğumuz onu ya konferanslarından, ya yazılarından ya da romanlarından okuyarak tanımışızdır.

Bütün hayatı boyunca mücadeleden hiç vazgeçmedi. Müslüman kimliğini muhafaza ve müdafaa eden mümine bir kadındı. Taşralı kadının kimlik inşasındaki idolüydü. Öncüydü, yol açtı, yol oldu. Başörtünün sadece bir bezden ibaret olmadığını, eğitimli Müslüman bir kadının toplumda nasıl mücadele etmesi gerektiğini ve toplumun kimlik inşasında kadının ne kadar önemli ve değerli olduğunu konferanslarıyla, yazılarıyla herkese gösterdi.

Sorumluluğunu ve üzerine düşeni yerine getirerek Rabbinin huzuruna göç etti. Şimdi bizlere düşen onun bıraktığı bayrağı kaldığı yerden alıp daha yükseğe, zirveye doğru taşımaktır.

Bu gün kazanılan özgürlüklerin arkasında onun ortaya koymuş olduğu mücadelenin yattığını görebiliriz. Ülkemizde hiçbir kazanım devlet tarafından halka rahat bir şekilde sunulmamıştır. Bütün kazanımlar bir mücadele uğraş ve bedel ödenerek elde edilmiştir.

Hepimiz hatırlarız bundan 20 yıl öncesini. Başörtülü kızlarımızın üniversitelerin kapılarından nasıl geri çevrildiğini yada ikna odalarına alınıp başörtülerinin açılarak nasıl içeri alındıklarını. Bunun yanında nice kızlarımızın inancından ötürü başörtülerini çıkarmayıp okullarını bırakıp okuyamadıklarını.

Konu buraya gelmişken bende başörtülü biri olarak, kendi başımdan geçen bir iki olayı sizlerle paylaşmak istiyorum. Malum 90’lı yıllardı Yüksekokulumda sınıfımı 1.likle bitirmiştim. Ancak başörtülü olduğumdan üniversiteye başörtülülerin girişlerinin yasaklandığı ve önlerine ciddi zorluklar çıkarıldığı için 4 yıllık fakülteye geçiş yapamayarak okul hayatım sonlandırmak zorunda kaldım.

 Yine o yıllarda yaşadığım bir başka olayda; eşim yeni öğretmen olarak bir köye atanmıştı, bende vekil öğretmen olarak aynı okulda çalışmaya başlamıştım. Köy okulu olduğu için başörtüsüyle derslere girip çıkıyordum. Müfettişler o yıl okulu teftişe gelmişlerdi, benim başörtülü olduğumu görünce eşime devlet memurluğu vakarına yakışmayacak hakaret vari laflar söyleyerek tutanaklar tutup okulu terk ettiler ve eşime stajyerliği süresince ciddi sıkıntılar yaşattılar, ayrıca o ilçede görev yapan kaymakam beyi bu olaydan sorumlu tutarak soruşturma geçirmesine sebep oldular.

Neyse tekrardan konumuza dönecek olursak Şule Yüksel ablamızla ile ilgi birçok yazı yazıldı. Bunlardan 80 yaş kutlaması adına Demet Tezcan’ın kaleme aldığı yazısındaki bölümü sizlerle paylaşmaya değer buluyorum. Hayli ilginçtir, İşte inanç böyle olmalı diyeceğimiz cinsten.

“Gittiği şehirlerde verdiği konferanslar birer miting havasında geçen Şule Yüksel, genç kadınların değişim ve dönüşümünde büyük bir öncü oldu. Özellikle 17 Kasım 1967'de Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi'nde verdiği konferansın ayrı bir önemi vardı. Bu konferansı dinleyenlerden biri de Ankara İlahiyat'ta okuyan üniversite öğrencisi Hatice Babacan'dı. Konferansın arkasından Şule Yüksel'le de görüşen Hatice Babacan, bir gün başörtüsüyle derse girer. Derse başörtülü giremeyeceğini, başını açması gerektiğini söyleyen dekana ise unutulmaz cümleyi sarf eder: 'Bu baş bu gövdeden ayrılmadıkça bu örtü çıkmaz.' Başörtüsü bu olayla ilk kez üniversiteye girmiş olur. Sonrasında ise Ankara'da üniversiteli gençler arasında Babacan'ı destekleyen eylemler ve boykotlar başlar.’’

 Bu olay ülkemiz de tam 40 yıl sürecek olan ‘’başörtüsü mücadelesinin’’ ateşi fitiller.

O dönemler Avrupa da moda olan pardösü üzerine başörtü tasarımları yapan ve bunları gazetede yayınlayarak, Müslüman kadının nasıl giyinmesini ayet ve hadisler ışığında konferanslarıyla anlatması üzerine zamanın cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ın bir bayram sabahı gündemle hiç alakası olmayan sözleri durumun vahametini ve verilen mücadelenin ne denli zor olduğunu gösterir. Aynen satırı satırına yazıyorum.

 “Son zamanlarda bir kısım erkek ve kadın vatandaşlarımızın dış kıyafetlerinde görülen değişiklikler dikkati çekmekte ve söz konusu edilmektedir. Bu değişiklikleri bertaraf etmek ve önlemek için geleneklerimiz dinimizin esaslarını aşmamak ve Anayasamızın teminatı altında bulunan bu konuya ait devrim kanunlarını gözetmek zorundayız. Bu hususlarla ilgili olarak ifade etmek isterim kadınlarının başlarının açıklığı veya elbiselerinin kısalığı yahut uzunluğu ile din arasında bir bağlantı kurulamaz. Kadının iffetini ve namusunu kıyafetinde değil, onun şeref ve haysiyet duygularında aramak lazımdır. Bu sebeple bazı yerlerde kız ve kadınlarımızın başlarını örtmeleri ve uzun elbise giymeleri için yapılan münasebetsiz teşebbüsleri ve yersiz ve mesnetsiz bulurum.”

Kadın olmanın ve kadın olarak öne çıkmanın bedelini sabrıyla ve mücadelesiyle ödedi. Başörtüsünün sadece örtüden ibaret olmadığın onu taç güzelliğiyle donatarak yaşlı, genç tüm kadınların önüne koydu. O nun ne kadar değerli olduğunu tüm yurda  gösterdi, ölene kadar da mücadelesinden vazgeçmedi  devam etti.

Huzur Sokağında, huzuru bulacağına inandığı dava şuuruyla şahitliğini yerine getirerek 81 yaşında  Rabbine yürüdü.

Rabbim nesillerimizi aynı şuur ve mücadele ruhu ile yetiştirmeyi bizlere nasip eylesin..

 Kalın sağlıcakla..

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner108