Dünyaya geldiğimizde kendimizi anlatmak için bildiğimiz tek dil ağlamaktır. Onunla ihtiyaçlarımızı ve isteklerimizi anlatırız. Sonra yarım ve yuvarlanmış kelimeler, el kol hareketleri, yüz göz işaretleri… yazılar, mesajlar, aracılar… kendimizi anlatmaya devam ederiz.

Çocukluk ve gençlik yıllarımızda anlamaz bizi annemiz, babamız, hatta arkadaşlarımız, öğretmenlerimiz… iş hayatımızda çalışma arkadaşlarımız, iş verenimiz… evlilikte eşimiz, çocuğumuz… Kimse bizi anlamaz, bazen anlayan çıksa bile o da bizi yanlış anlar…

Peki biz kimi anlamışız? Bu dünyada anlatmak üzeremi bulunuyoruz? Anlaşılmazlığımızı ters çevirelim. Biz ailemizi, öğretmenlerimizi, arkadaşlarımızı, eşimizi, anlamış mıyız? Etrafımızdaki, çiçeği, ağacı, kuşu, meyveyi, ayı, yıldızı, eşyayı, varlığı anlamış mıyız? Varoluş nedenimizi, imtihanımızı, nerden gelip nereye gittiğimizi, Rabbimizi anlamış mıyız?

Hep bir ağızdan, hepimiz kendimizi anlatalım derken, ne kendimizi anlata bilmişiz, ne de bir başkasını anlamışız. Hâlbuki etrafımızdaki olup biteni anlamak için, bize iki göz, iki kulak, dokunma, tatma duyları, kalp, vicdan, altıncı his, basiret ve feraset verilmiş. Kendimizi anlata bilmek için ise sadece bir dil verilmiş. Hatta söylenebilir ki, o bile anladıklarımızı, doğru anlayıp anlamadığımızı test etmemiz için verilmiştir.

Her kesin yalan yanlış kendini anlatmaya çalıştığı bu dünyada, hayat aslında anlamakla başlar. Varlıktaki dinamiklik, değişkenlik ve düzenlilikten mutlak yaratıcıyı bulmak ve onun vahyinde onu anlamak… Anne ve babayı anne ve baba olmadan önce anlamak, ihtiyarları ihtiyarlamadan anlamak, eşini, çocuğunu, arkadaşını kaybetmeden anlamak, gençleri gençliği geçirmiş olsak bile anlamak, dünyevi süfli lezzetleri açılaştıran ölümü, kapıya dayanmadan anlamak gerektir.

Anlamakta ve anlatmakta, dil ve beden (hal) dilini kullanırız. Dilimizle çok şey söyleriz, halimizle doğru şeyleri söyleriz. Duruşumuz, gözlerimiz, ses tonumuz, hislerimiz doğru şeyleri etkileyici olarak söyler, dilimiz onlara tercüman olduğu sürece etkilidir.

Bizim olduğu gibi eşyanın da dili vardır. Eşya duruşu ile ne işe yarayacağını ve manasının ne olduğunu söyler, aynı zamanda kendi ustasını etraflıca tarif eder. Mesela bir masa varlığıyla, etrafında insanlar otursun, üzerinde yemek yesin veya işlerini yapsınlar diye yapıldığını söyler. Aynı zamanda, bu masayı yapan ustanın, bu konuda ilmi olduğunu, biçim verme, renk seçme gibi özelliklerle sanatkâr olduğunu, onu yapmakla gücü olduğunu, gördüğünü, dokunduğunu daha birçok özelliği olduğunu bize söyler. Bir ağacın bize kendi sanatkârını, ona hayat verenin hay olduğunu, onu çiçeklerle süsleyenin Tezyin ve Tahsin olduğunu, meyveleriyle Kerem sahibi olduğunu söylediği gibi…

İnsan anlayışıyla yükselir. Derin bir anlayışa ulaşan, görünenin arkasındaki gerçeği anlayan feraset sahibi olur. Anlayışı derinleşip çeşitlendikçe ilim sahibi, alim olur,  ilmi ziyadeleşip, bilme ve anlaması hal haline gelence arif olur.

Yöneticilik bir anlama sanatıdır. Çalışanını, müşterisini, tedarikçisini, paydaşlarını anlamak… Yönettiklerinin huzur, özgürlük ve refahından sorumlu olduğunu anlamak… Geleceği hissetmek ve sezmek… Perdenin önündekinden, arkasındakini okumak… Kimsenin görmediğini görünür olmadan fark etmek… İnsanları, vicdanları, göğe yükselmeden önce ahları anlamak… Önce anlamak…

Akif’in anladığı gibi… Ağlarım, ağlatamam; hissederim, söyleyemem/Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bizârım!

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
taci tozlu 2 hafta önce

teşekkürler agzına sağlık hocam

Avatar
GeWeRiıiiiiii 4 gün önce

Güçlü bir kalemden guzel yazilarrr. Kaleminiz hic tukenmesin Hocam

banner3